YAZILAR Yorumlar FEEDBURNER

HOCAM KAĞIDIMA BAKABİLİR MİYİM?

—Hocam kağıdıma bakabilir miyim? —Sınavda 40 dakika boyunca bakmışsın zaten yetmiyor mu? —Hocam ne olur bakayım —Bak elimde tutuyorum görüyor musun baktın işte tamam mı?

KATİBİM TÜRKÜSÜ

Benim gibi siz de bu türkünün Osmanlı nın eğlenceli zamanlarında, mesela Lale devrinde, Üsküdarın büyük konaklarında, mor sarmaşıklı, cumbalı evlerinden birinin penceresinden bakan kızlar tarafından, gönüllerini kaptırdıkları civan bir katip için söylendiğini sanırsınız. Fakat gerçek ne yazık ki öyle değil...

HAFIZAMIN ÇÖKTÜĞÜ ANLAR

Görür görmez tanıyorum evet bu o diye. Ama sevmemiştim lanet soruyu. Bu yüzden kaydetmemişim uzun süreli belleğime. Düşünsem çıkartacağım ama ben sevmiyorum ki o soruyu. Çözerken mutlu olmayacağım ki! Beynimi yormak istemiyorum. Zaten hatırlanacak onlarca şey var. Sevmiyorum; sevmediğim soruları çözmeyi...

İSTANBUL

Seni kurşun kalemle yazacak kadar tanıyorum aslında. Her an silip düzeltilecek, değiştirilecek, tamamlanmamış ve belki de hiç tamamlanmayacak bir tablosun aklımda...

STAY HUNGRY STAY FOOLİSH

Zamanınız kısıtlı bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına kapılıp kalmayın.Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi...

ZAMAN(5) EİNSTEİN

Gönderen Harun 28 Mar 2009


Küçük bir çocukken otobüs şoförü gaza bastığında geriye, frene bastığında öne doğru beni çeken kuvvetten rahatsız olmuş olmalıyım ki tam o esnada havaya zıplarsam bu etkiye maruz kalmayacağımı düşünmüştüm. Babamın serçe parmağını avucumla sıkı bir şekilde tutsam da yetişkin insanlar sapasağlam durduğu halde bir öne bir geriye, konforsuz bir yolculuk yapıyordum. Yetişkinler ağır ben hafiftim, eğer otobüsün zemini ile olan bağlantımı kesersem bu dezavantajdan kurtulabilirdim. Otobüsün içerisinde havada uçan bir kelebek ne kadar rahattı kimbilir?
Doğrusunu söylemek gerekirse şoförün hız değişim anını yakalayıp, havaya zıplama girişiminde hiç bulunamadım.

Yıllar sonra öğrendim ki meğer o kuvvet havada olsam bile bana yine etki edecekmiş. Üzülerek söylüyorum kelebekler bile rahat değilmiş.
Newton denilen bir amca eylemsizlik prensibi denilen birşey bulmuş. Beni öne ve arkaya çeken kuvvetin nasıl hesaplanacağını çıkarmış. Çok da basitmiş; benim ağırlığımla otobusun hızındaki değişme miktarını çarpınca o kuvvetin miktarı çıkıyormuş. Otobüsün hız değişiminin o kuvveti etkilediğini biliyordum. Çünkü otobus ani olmayan bir şekilde hızlanır yada yavaşlarsa ayakta durmakta zorlanmıyordum. Fakat kiloyla olan ilgisi tahmin ettiğim gibi değilmiş. Meğer benden ağır yetişkinleri daha güçlü bir şekilde çekiyormuş o kuvvet.

Bir araç git gide hızlanıyorsa, gittiği yönün tam tersine arkaya doğru o sihirli kuvvet çekiştirip duruyormuş.
Hız sınırını aşma sana birşey olmasın gibisinden. İyi niyetli sanmayın sakın.

Bir araç hareket halindeyken yavaşlamaya kalkarsa bu seferde o kuvvet aracın gittiği yöne doğru çekiyormuş.
Durma sakın diye. Emniyet kemeri takmayan insanları öldüren şey o kuvvet işte. Frene basar basmaz insanı öne çekiyor.

Bu kuvvet iki şeye etki yapmaz diyor Newton amca;
1) Sabit hızla gidenlere.
2) Hareket etmeyenlere.



Eşit mesafeden bırakılan bir kuş tüyü mü yoksa bir taş mı yere önce düşer? Ben yine küçük bir çocukken ağır cisimlerin yere daha hızlı düştüğünü sanırdım. Cisim ağır olunca dünya daha çok çekiyordu işte.

Meğer
kütle çekim kanunu öyle değilmiş. Evet ağır cisimleri dünya daha çok çekiyormuş. Ama ağır bir cismi dünya daha çok kendine çeksede cisim ağır olduğu için onu hızlandırmakta o denli zormuş. Aslında aynı yükseklikten bırakılan bütün cisimler eşit sürede yere düşüyormuş. Bir kuş tüyünün veya bir defter sayfasının bir taş parçasına göre yere daha yavaş düşmesinin sebebi yerçekimi değil hava sürtünmesiymiş. Yani olayın ağırlık hafiflikle alakası yokmuş . Defter sayfasını buruşturunca yere daha hızlı düşmesi aslında hava sürtünmesinin bizi yanılttığının göstergesi. En iyisi aşağıdaki videoyu izlemek ve görmek.



Bunları anlatmamın sebebi biraz konuyla bağlantılı olması, biraz da yaşadığımız dünyayı ne kadar yanlış tanıdığımıza işaret etmek istiyorum. Okullarımızdaki fizik dersinin işlenişi konusunda fazla atıp tutmak istemiyorum. Benim haddime değil. Eminim birçok fizik hocasının konuyla alakalı yazısı internette mevcuttur. Keşke sayıların ve işlemlerin olmadığı bir fizik dersini tüm öğrenciler alsa diye düşünüyorum. Neyse ben bana tuhaf gelen şeyleri anlatmakla meşgul olayım;

Lisede fizik dersinde öğrendim ki aslında hiçbir cismin rengi falan yokmuş. Bizlerin renk dediği şey cisimlerin üzerinden yansıyan ışık demetiymiş. Beyaz ışıkta, mesela güneş ışığında bütün renkler mevcutmuş. Üzerine düşen beyaz ışığın içerisinden, cisim hangi ışını yansıtırsa biz o cismi o renkte görüyormuşuz. Mavi gördüğümüz cisimler, aslında üzerlerine düşen ışık demetinden sadece mavi ışını yansıtan cisimlermiş yani. Hiç ışık yansıtmayan cisimler siyah, tüm ışınları yansıtanlar beyaz gözüküyormuş. Bunu ilk öğrendiğimde etrafa tuhaf tuhaf bakmıştım. Benim için renk demek o cisme, eşyaya, canlıya ait birşey demekti. Tam olarak değil ama aklımdaki renk imajı değişmişti.

Bu ışık denilen şey tuhaf birşey. Fizikte
bağıl hız denilen bir kavram vardır. Bu bağıl hız tabiri, biz hareket halindeyken diğer cisimlerin bize göre hızını ifade eder. Hani hepimizin başına gelmiştir; bizim bulunduğumuz araç hareket ederken, yandaki hareketsiz aracı kımıldıyor sanırız. Bazende yandaki araç hareket eder kendi aracımız hareket ediyor sanırız. Fizikte bir cismin hızını hesaplamak için hesaplama işini yapan kişinin hareket halinde olup olmadığı önemlidir. Biz saatte 50km hızla bize 60km/saat hızla yaklaşan bir araca doğru gidersek karşıdaki aracın hızını saatte 110km olarak ölçeriz. Yada yanımızda bizle aynı yöne, aynı hızda giden bir aracın hızını sıfır olarak ölçeriz.
Eğer bir fizikçi mars gezegeninin hızını hesaplayacaksa, dünyanın yaptığı bütün hareketleri hesaba katmalıdır. Hareket halindeyken başka cisimleri olduğundan farklı hızlarda ölçeriz.

Fizikçilerin yıllarca kafasını karıştıran bir durum vardı. Yapılan fizik deneylerinde, hangi hızda ve hangi yöne hareket ederseniz edin , ışığın hızı hep sabit çıkıyordu.
-
Hareketsiz yapılan ölçümlerde
-
Işığın geliş istikametine doğru hereket ederken, (yani ışığın yönüne ters)
-
Işıkla aynı yöne hareket ederken , farklı hızlar çıkması gerekirken bütün ölçümlerde ışığın hızı hep aynı çıkıyordu. Bir terslik vardı. Hareket halindeki bilim adamları, ışığın hızını hareket ettikleri yöne göre ya daha yavaş, yada daha hızlı ölçmeliydi. Ama öyle olmuyordu.
Sonra EİNSTEİN isimli bir adam çıktı ve herşeyin altını üstüne getirdi.


''Matematikçi olmayan biri,
dört boyutlu şeylerden söz edildiğini duyduğu zaman
doğaüstü düşüncelere kapılmış gibi titrer. Ama yine de
üstünde yaşadığımız dünyanın dört boyutlu süreklisi
olduğunu belirtmekten daha doğal bir cümle olamaz'' Albert EİNSTEİN



EİNSTEİN yukarıda bahsettiğim ışığın her koşulda hızının aynı ölçülmesini, son derece radikal bir şekilde açıkladı; Hareket halindeki saatler yavaş işler.
Yani hareket eden bilim adamlarının saatleri yavaşlıyordu ve bilim adamları bunun farkına varmıyordu.
Eee canım daha hassas saatler kullansınlar o zaman.
Hayır EİNSTEİN'ın dediği şey bu değil.Saatler bozulmuyordu. Kullandığınız saat ister elektronik, ister kadran ve çarklardan oluşan bir saat, isterse bir kum saati olsun, hareket eden bütün saatlerin yavaşladığını iddia ediyor EİNSTEİN. İddia etmekle yetinmiyor matematiksel olarakta ispat ediyor.
Bu gerçekten kavraması ve inanması zor birşey. Mekanik bir saat sarsıntı,ısı gibi etkenler olmadan hareket ediyor diye niye yavaş işlesin ki!
Birçok deney EİNSTEİN'ı doğrulamıştır. Mesela saatte 28.175km hızla uzayda 24 saat geçiren bir astronotun(COOPER) saatinde saniyenin 1/60000 oranında yavaşlama saptanmıştır. Günlük yaşantımızda ve basit fiziksel olaylarda önemsenmeyecek ve farkına varamayacağımız kadar küçük bir değişim. Ama gerçek bu!

Ve bu gerçek ZAMAN(1)
ZAMAN(2) SONSUZLUK ZAMAN(3) AN ZAMAN (4) SOMUTTAN SOYUTA yazılarının hepsini temelden sarsacak nitelikte bir gerçek.EİNSTEİN bu teorisiyle fiziksel zamanın mutlak olmadığını, bizim için bir saatlik bir sürenin başka birileri için bir saniye yada bir sene olabileceğini ifade etmiş oluyor.

EİNSTEİN, NEWTON'un fiziğine bunun dışında birçok darbe indirdi. Kütle çekimin yine saatlerin akışını etkilediği sonucu çıktı. Üst kattaki komşunun saati sizin saatinize göre daha hızlı çalışıyor. Çünkü dünyanın çekim etkisi size daha fazla.

Kütle çekim denilen birşey olmadığı, aslında bunun uzayın eğriliği ile alakalı bir durum olduğu sonucu çıktı. (Ama biz kütle çekim demeye devam edeceğiz.)

Cisimlerin boylarının hareket doğrultusunda kısaldığı sonucu çıktı. Göz yanılgısıyla karıştırmayın. Gerçekten hareket eden bir cismin boyu değişiyor.


Hareket eden cisimlerin kütlelerinin arttığı sonucu çıktı. Bir fizik öğretmenim vardı kulakları çınlasın bir kurban bayramı arefesinde bu konuyu anlatırken, kurbanlığı tartarken hareket ettirmemeye dikkat edin demişti. (saatlerde ve kütledeki bu değişimler çok çok küçük değişikliklerdir)

Kütlenin ışığı eğdiği ortaya çıktı. Mesela güneş ışınları bize gelirken ay'ın çekim etkisiyle eğiliyor. Işığın kütle çekimle eğilmesi, gördüğümüz cisimlerin aslında tam olarak gördüğümüz yerde olmadığı manasına gelir. Yada bizden çok uzaktaki bir yıldızdan çıkan ışınların başka gezegenler tarafından ayrı ayrı eğilmesiyle bir yıldızı farklı yerlerde iki yıldız şeklinde göreceğimiz manasına geliyor.

Kütle izafi. Hareket izafi. Görüntü izafi. Mesafe izafi. Zaman izafi.

''Her şey olabildiğince basit olmalı ama daha basit değil'' Albert EİNSTEİN

ZAMAN (4) SOMUTTAN SOYUTA

Gönderen Harun 19 Mar 2009


Aristo zamanı hareketle özdeştirdi. Son derece mantıklıydı. Yaşamda kullandığımız zaman birimleride aslında bir hareketi ifade ediyor.
Dünyanın güneşin etrafında tam bir tur atmasına yıl, dünyanın kendi ekseni etrafında bir tur atması gün ismini vermişiz. Günlük hayatımızda bile bazı süreleri hareketle ifade ederiz.
-Beni kantinde ne kadar bekledin? -Bir çay içtim sonra çıktım.

Dakikanın 1/60 'ı olan saniye bile aslında Sezyum-133 atomunun titreşim süresiyle tanımlanmıştır.Yani yine bir hareketi temsil ediyor.

'' Zaman hareketi, hareket de zamanı tayin eder'' diyen Aristo, ezeli varlıkların zamanda olamayacağı sonucunu çıkardı;

''Mesela bütün, zamanın tesiri altında eskir ve silinir gider; zira zaman bizatihi tahribin sebebidir. Çünkü o hareketin sayısıdır ve hareket de var olan bir şeyi bozar''

''Buradan, ezeli olması hesabıyle ezeli varlıkların zamanda olmadıkları anlaşılır; zira zaman onları ne kuşatır ne de varlıklarını ölçer. Zamanın onların üzerinde tesiri yoktur. Çünkü onlar zamanda değildirler''

Platon(Eflatun) Aristo'nun tanımladığı fiziksel zamanı bir taklid, sanal zaman olarak düşünür. Ne Sokrat ne başkası en çok bu Platon denilen adamla tanışmak isterdim:)

Gazali, İbni Sina, İhvanı Safa, hareket-zaman ilişkisi konusunda Aristo ile benzer şeyler söylediler. Yani zamanı daha çok fiziksel olarak tanımladılar.

Davud-u Kayseri(öl.1350) ve Ebu'l- Bereİcât el- Bağdadî(öl.1166) ise fiziksel tanımdan biraz uzaklaşıp daha soyut bir zaman tanımı yapmışlardır.

Ebu'l- Bereİcât el- Bağdadî ; "Zaman, ölçü ile ilgilidir... Zaman, varlığın ölçüsüdür, hatta zaman, durağanlığı (sükun) bile ölçer.''


Davud-u Kayseri ; "...Zaman, varlığın bekasının ve
devamının ölçüsüdür..."
"zaman, varlıkların var olmalarının, yaratılmalarının süresinin ölçülmesidir"


Fahreddin er-Râzî (1149-1210) ise net bir şekilde Aristo'dan farklıdır. Günlük hayatta zamanı hareketle ilişiklendirmemizi vurgulasa da o hareketin zaman olmadığını söyler.

Fahreddin er-Râzî ; ''Zaman, zatında ve varoluşunda hareketle hiçbir ilintisi bulunmayan bir varlıktır. O, hareket var olsa da olmasa da vardır. Bu bakımdan şöyle söylemek mümkündür: Hareketin süre ve zamanın varlığında hiçbir etkisi yoktur.Çünkü hareketin bizzat kendisi, zaman içerisinde oluşmaktadır. Yani hareket zamanı değil, zaman hareketi kuşatmaktadır. ''



Yakın yüzyıllardaki ve günümüzdeki düşünürler artık zamanı birkaç farklı kategoride inceliyorlar ve tanımlıyorlar. Fiziksel zaman, matematiksel zaman, sezgisel zaman, psikolojik zaman vs.

Ki artık bugün buna mecbur kaldılar. Çünkü 20. yüzyılın başında bir adam çıktı ve herşeyin altını üstüne getirdi. Ezberleri bozdu. Bildiğimiz herşeyin yanlış olduğunu söyledi. Zaman tanımını yerle bir etti. Sadece zaman mı? Ortada gerçek denilen birşey bırakmadı. Yeryüzündeki birçok insan hala onun ne yaptığı hakkında hiç birşey bilmiyor ve anlamıyor. Ben ne kadar anlatabilirim bilmiyorum. Bakalım deneyeceğiz, bir sonraki yazıda görüşmek üzere.


ZAMAN(1)
ZAMAN(2) SONSUZLUK
ZAMAN(3) AN
ZAMAN(5) EİNSTEİN



Kaynaklar;
İHVANI SAFA, İBN SİNA VE GAZALİ'DE ZAMAN ANLAYIŞI
(Yrd. Doç.Kazım SARIKAVAK)1997
İSLAM FELSEFESİNDE ARİSTOCU ZAMAN GÖRÜŞÜ
(Dr. Mehmet DAĞ)1973
Heidegger`in Bergson Zaman Öğretisi`ne Getirdiği Tenkitler(Arslan TOPAKKAYA)(
Freiburg Üniversitesi Felsefe Bölümü Doktora Öğrencisi)2004
Zamana Dair Söylentiler
Aristo metafiziği ile Gazzali metafiziğinin karşılaştırılması (Prof.Dr. Süleyman Hayri BOLAY)1993 MEB YAYINLARI
FAHRUDDİN ER-RÂZÎ’DE ZAMAN KAVRAMI VE ALLAH’IN EZELÎLİĞİ İLE İLİŞKİSİ(Yrd. Doç. Dr. Metin ÖZDEMİR, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi)2003

ZAMAN(3) AN

Gönderen Harun 16 Mar 2009


Yıllar önce bilgisayar programcısı bir arkadaşıma çeşitli sorular sormuş ve bilgisayarın nasıl işlediğini kavramaya çalışmıştım. Sohbetimiz esnasında ve sonrasında insan beyni, hareket ve zaman konularında ufkum genişlemişti.
Bugün hala böyle mi bilmiyorum ama bilgisayar işlemcisinin çalışma prensibi çok ilginçti. Arkadaşımın dediğine göre işlemci denilen çip, aynı anda iki işi birden yapamıyordu. Aslında iki program çalışırken işlemci saniyenin çok küçük bir bölümünde A programını sonrasında B programını çalıştırmakla meşgul oluyor, fakat bu süreler çok kısa olduğu için bize ikisi aynı anda çalışıyor gibi geliyormuş. Örnek olarak bilgisayarda bir şarkı dinlerken, büyük bir programı çalıştırdığımızda müziğin bir süreliğine kesilmesinden bahsetmişti. İşlemci o sırada iki program arasında git gel yapamayıp sadece yeni açılan programla ilgilendiği için müzik kesiliyormuş.

Eğer insan beyni işlemci gibi çalışıyorsa, kolumu kaldırırken, elimi sallarken, gözümü kırparken ve benzer tüm hareketleri yaparken aslında bu hareketlerin kesintili, küçük küçük milyarlarca hareketin ardı ardına hızlı bir şekilde sıralanmasıyla meydana geldiğini düşündüm. Ayağımı oturduğum sandalyede sallayıp bu hareketi yavaş çekim bir kamerayla izlediğimi hayal ettim.

Daha sonra insan beyni ve vücudunu doktorlara havale edip bambaşka bir şey düşündüm. Fırlatılan bir taş küçük küçük sonsuz adette sıçramayı, atlamayı peşi sıra gerçekleştirerek mi hareket ediyordu. Aslında biz hareketleri kesintisiz sürekli olarak algılasak ta gerçek öyle değil miydi?
Aslında her şey bir film miydi? Fotoğraf karelerinin önümüzden hızlı bir şekilde geçmesini mi izliyorduk? Ve her fotoğrafın adı AN mıydı?




ARİSTOTELES
ve PLATON

Aristo'ya göre zamansız an, ansız zaman olmaz. Fakat Aristo an'ı zamanın bir parçası olarak kabul etmez. An'ı bir sınır olarak görür.Ve şu şekilde anlatır;

"... biz zamanın geçmekte olduğunu söylerken, bir şeyin
diğerinden farklı olduğunu; ancak arada bir üçüncü bir şeyin de olduğunu
söyleriz. Bu üçüncü şey ândır. Ân'la sınırlanan şeyin zaman olduğu
düşünülmektedir... Önce ve sonrayı içine alan zamanı, ân belirler... Zaman, ân'la
devam ettirilir ve ân'da bölünür..."
"...Ân, zamanın bağıdır, şöyle ki
o, geçmiş ile gelecek zamanı bağlar ve o, zamanın sınırıdır, yani birinin
başlangıcı diğerinin sonudur."

Platon ve Aristo an'ın ne hareket ne de durgunluk olduğunu söylerler.Aristo zamanı bölünebilen birşey olarak kabul eder. Ve an'ların birbiri ardına gelmekle beraber bitişik olmadığını, çünkü bitişik olduğunda zamanın önce ve sonra diye bölünemeyeceğini, bu durumda herkesin aynı zaman diliminde yaşadığı ve hareket ettiği gibi bir sonucun çıkacağını söyler.

Aristo zamanın sonsuzca bölünebileceğini kabul eder.Ve ekler; sonsuzca bölünebilen miktarlar sonsuzdur, zamanda sonsuz kere bölünebileceğinden, zaman sonsuzdur.

Zaman bölünebilir veya bölünemez. Zaman sonsuzdur veya değildir. Ama Aristo'nun zamanın sonsuzluğunu açıklama şekli bir matematikçi gözüyle yanlıştır. Aristo sonsuz elemanlı bir küme ile sınırlı bir küme kavramını karıştırıyor.Bugün lise düzeyinde matematik bilen, reel sayıları anlayan herkes bilir ki (0,1) aralığında sonsuz adette sayı vardır. Ve ben bu kümeyi her defasında ortadan ikiye bölerek sonsuz adette dilim oluşturabilirim.Hatta her dilimde sonsuz tane eleman olacaktır. Fakat bu küme sınırlı bir kümedir. En büyük elemanı 2 bile değildir.
Sonsuz tane elemanı yan yana getirdiğinde karşına sonsuz uzunlukta birşey çıkmak zorunda değildir.
İslam filozofları Aristo'nun zaman felsefesinden etkilenmişler fakat İslam inancıyla örtüşmeyeceğinden dolayı zamanın sonsuzluğu meselesinde Aristo'dan farklı düşünerek epey kafa yormuşlardır. Benim Aristo'nun tezine getirdiğim karşıt görüş böyle bir kaygıdan değil gerçekten matematiksel olarak açıklamayı yanlış bulmamdandır. Dediğim gibi zaman sonsuzdur veya değildir fakat Aristo'nun tezi yetersizdir.Zamanın sonsuzluğu meselesi ise ilerdeki yazılarımda görüleceği gibi günümüzdeki zaman anlayışları karşısında çok farklı boyutlara taşınacaktır.
Biz şuan şu an konusunu bitirelim:)


İBNİ SİNA-İBNÜ'L ARABİ-GAZALİ

İBNİ SİNA ve GAZALİ benzer görüşlere sahiptir.İBNİ SİNA an'ı zamanın bir parçası olarak görür. Ve zamanın bölünebilir birşey olduğunun zihnimizdeki kanıtının, an kavramı olduğunu söyler.

"...zamanın
bölünebilmesi, zihinde kendisi için sonlar (nihayetler) düşünülerek (vehmedilerek)
mümkün olur. Bu zihinde düşünülen sonları ise biz, ân'lar olarak adlandırırız...
Zamanda ân oluşu bir'in sayıda oluşu gibidir..."
(İBNİ SİNA)

Zaman-ân ilişkisi konusuna Ebu'l- Berekât el- Bağdadî ise çok farklı bir
açıdan izah getirir. Şöyle ki, "Geçmiş ve gelecek diye ikiye ayrılan ân da bir çeşit
zamandır..." derken ân'ın geçmiş ve gelecek yönünün bulunduğuna işaret eder.
Ayrıca bu ân'ın gerçek zaman olmadığını; ancak bir bakıma zaman olduğunu
vurgular. An'ın zamanla varlık arasındaki irtibatı sağladığını ise, "..ân,
zamanla varlık arasında bulunmaktadır. Zamanla var olanlar, ân aracılığıyla
temasa geçer... " diyerek belirtir.

İBNÜ'L ARABİ de an'ı filozoflar gibi sırf zihnî bir kavram olarak kabul eder [el-Fütuhat, VI, 58). Ona göre anın hariçte mevcut olduğunun zannedilmesi Hakk’ın zuhurundan dolayıdır.

BERGSON gündelik yaşamımızdaki mekansal zamanı gerçek zaman olarak kabul etmez. Ve daha sezgisel bir zaman ve an kavramından bahseder. Ve geçmiş zamanla gelecek zamanın ayrılamayacağını ve geçmiş zamanın tamamen yok olup gitmeyeceğini söyler.

ZAMAN(1)
ZAMAN(2) SONSUZLUK
ZAMAN(4) SOMUTTAN SOYUTA




Kaynaklar;
İHVANI SAFA, İBN SİNA VE GAZALİ'DE ZAMAN ANLAYIŞI
(Yrd. Doç.Kazım SARIKAVAK)1997
İSLAM FELSEFESİNDE ARİSTOCU ZAMAN GÖRÜŞÜ
(Dr. Mehmet DAĞ)1973
Heidegger`in Bergson Zaman Öğretisi`ne Getirdiği Tenkitler(Arslan TOPAKKAYA)(
Freiburg Üniversitesi Felsefe Bölümü Doktora Öğrencisi)2004
Aristo metafiziği ile Gazzali metafiziğinin karşılaştırılması (Prof.Dr. Süleyman Hayri BOLAY)1993 MEB YAYINLARI
Dini, Felsefi ve Güncel Konular Üzerine -AN (Prof.Dr.Yusuf Şevki Yavuz)

ZAMAN(2) SONSUZLUK

Gönderen Harun 15 Mar 2009


Sonsuz bir zamana sahip olmak; günlerin ve anların ikisininde sonsuz adette olduğu ve dolayısıyla sonsuz anın sonsuz günle eşdeğer olduğu yargısına varmayı gerektirmez.

Matematikte sonsuz ile yapılan işlemler diğer sayılarla yapılan işlemlere benzemez.
'' Galile , 0,2,4,6 gibi çift sayıları ikiye bölerek 0,1,2,3 gibi doğal sayılarla eşleştirmiş'' böylece çift doğal sayılarla doğal sayıların aynı adette olması gerektiğinin farkına varmıştır. Çünkü herbir çift doğal sayıya bir doğal sayı denk geliyor ve bu da onların sayılarının eşit olduğu manasına gelir.Galile bu yüzden sonsuzlukla yapılan aritmetiğin farklı olması gerektiğini anlamıştır.

Bu kafa karışıklığını 19. yüzyılın sonunda Cantor çözdü. Matematikte sayılabilir ve sayılamaz sonsuzluk olmak üzere iki farklı sonsuzluk kavramı vardır. Doğal sayılarla (0,1,2,3,4,5...) birebir eşleyebildiğimiz adetteki şeyleri sayılabilir sonsuz diye isimlendiriyoruz.

Kabaca
tariflersek bir kumsaldaki kum tanelerinin sayısı sayılabilir sonsuzluktadır. Herbir kum tanesine birer doğal sayı ismi veririz böylece doğal sayılarla kum taneleri eşleşmiş olur. Fakat o kumsala vuran dalgalardaki su damlacıkları sayılamaz sonsuzluktadır. Çünkü damlayı nasıl tariflemek lazım nasıl sıraya dizmek lazım. Bir damla en fazla, en az ne büyüklüktedir. Her bir damlaya nasıl bir doğal sayı vereceğiz. Not:Kum tanelerinin sayısının sonlu olduğunu hepimiz biliyoruz ama ben kavramı anlatabilmek için böyle bir örnek verdim.

Tam sayılar(...-3,-2,-1,0,1,2,3...) sayılabilir sonsuzdur. Aşağıdaki resimde görüldüğü gibi tek doğal sayılarla pozitif tamsayıları , çift doğal sayılarla da negatif tamsayıları eşleyebiliriz.Ve açıkta hiçbir tamsayı kalmaz.

Matematiğin yardımıyla artık diyebiliriz ki sonsuz adetteki gün sayısı ile sonsuz adetteki an sayısı aynı şey değildir. Günler sayılabilir an'lar ise sayılamaz sonsuzluktadır.Çünkü günlere 0.gün 1.gün 2.gün şeklinde birer doğal sayı ismi vererek doğal sayılarla örtüşen bir eşleme yapabildiğimiz halde an'lara böyle birşey yapamayız. Bu durumda ZAMAN(1) yazısındaki sonsuz güne sahip olan bir kişiyle, günümüzün normal insanının sahip olduğu sonsuz an aynı şey değildir.
Peki ama an gerçekten zamanın bir parçası mıdır?

ZAMAN(1)
ZAMAN(3) AN

Sonsuzluk kavramı ile ilgili yararlanılan kaynak; Matematik Dünyası Dergisi sayı:70 2006-III

ZAMAN (1)

Gönderen Harun 14 Mar 2009


''Zamanla zamansız bir sorun yaşıyorum bugünlerde. Zamanla üstesinden geleceğim elbette ama zaman zaman zamanın aleyhimde işlediğini düşünüyorum.
Aslında bir zamanda yazılan fakat zamanı bir zamanlar diye nitelendirilecek veya anlatılacak çok zamanlı bir yazı yazacağım galiba.Bakalım zaman
gösterecektir.''


Eğer sonsuz bir zaman dilimine sahip olsaydım.
Ki bir dilimin sonsuz olmasından bahsetmek ne kadar doğru tartışılır!
Yani dilim kelimesi bir parçayı, parçacığı ifade ediyorsa ve sonsuz olan dilimlerin (parçacıkların) birleşmesiyle ortaya çıkan bütünün de sonsuz olma ihtimali varsa, cümlenin anlamında birçok sorun ortaya çıkacaktır. En iyisi yazar bu dilim kelimesini kullanmasın ve bu tartışmayı sonraya erteliyelim.

Eğer sonsuz bir zamana sahip olsaydım.
Ki bu ne manaya geliyor. ''Sonsuz bir zaman'' ne demek tartışılır!
Çünkü sonsuz kelimesinden ezelden ebede yani başlangıcı ve sonu olmayan bir zamandan bahsedildiğini mi anlamalıyız. Yoksa bir başlangıcı olan fakat sonu olmayan bir zaman kavramını mı anlamalıyız?

Yazar ''olsaydım'' dediği için doğumundan sonraki zamandan bahsettiğini, sonsuz kelimesiyle başlangıcı(yazarın doğumu) olan ve sonu olmayan bir zamandan bahsettiğini anlayalım.

Eğer sonsuz bir zamana sahip olsaydım. Hayatta başaramadığım birçok şeyi başarabilirdim. Düşünsenize zengin olamadınız mı? Alın size 3000 sene, zengin olmak için kullanın.Üniversite okuyamadınız mı? Alın size 500 yıllık bir süre, okursunuz bir fakülte herhalde. Piyanist mi olmak istiyorsunuz, hiç hayatınızda piyano çalmadınız mı? Öğrenme imkanınız olmadı mı? Sonu olmayan bir yaşamda istiyorsanız çok rahat yaparsınız.

Eğer sonsuz bir zamana sahip olsaydık. Hayattaki birçok tahminimiz birgün gerçekleşirdi. Birgün Milli Piyangonun büyük ikramiyesini kazanan siz olurdunuz. Birgün oynadığınız hisse senedi gerçekten size çok para kazandırırdı. Birgün gerçekten kafadan attığınız on sorunun cevabının hepsi doğru çıkardı. Birgün gerçekten trafik kazası geçirirdiniz. Birgün bunların hepsi olurdu. Sonsuz bir zamana sahip olsaydık!

Peki ama yazarın sonsuz zaman tanımı hiç bitmeyecek olan günler seneler olduğuna göre. Gün ve seneler birer zaman birimi olduğuna göre. Yaşamımızdaki gün sayısının sonsuz çoklukta olması durumundan bahsedildiğine göre. Zamanın en küçük birimi an(lahza)
bizim şimdiki yaşamımızda sonsuz çoklukta olduğuna göre. Biz şu an ki hayatımızda yine sonsuz bir zamana sahip değil miyiz? Bir zaman birimi olan anın sonsuz çoklukta olmasıyla gün yada senelerin sonsuz çoklukta olması arasında ne fark var ki?

ZAMAN(2) SONSUZLUK

EĞİTİME ANADOLU LİSESİNDEN BAKMAK

Gönderen Harun 6 Mar 2009


Bilmiyorum WASP kelimesini hiç duydunuz mu? Amerikan kültürüne ait bir kelimedir. Aslına bakarsanız bir kısaltmadır.
WASP; White-Anglosakson-Protestan
White bildiğimiz beyaz ırk demek.
Anglosakson ailesinin kökeni İngiltereye dayanan kişilere deniyor.
Protestan ise bildiğimiz gibi ortaçağda reform hareketleri sonucu ortaya çıkmış bir Hristiyanlık mezhebi.
Bu üç özelliği taşıyan kişiler Amerika'da WASP diye nitelendirilir. Bu kelime aslında elit bir tabakayı işaret eder. Son yıllarda Türkiye'deki Beyaz Türk'ler tabirine benzetebiliriz. OBAMA ve J.F. KENNEDY dışında WASP olmayan hiçbir Amerikan başkanı olmamıştır. KENNEDY Katolikti ve suikast sonucu hayatını kaybetmişti.

Amerikan eğitim sisteminde bir başkan adayının mezun olacağı okullar bellidir. Bizim ülkemizde olduğu gibi küçüklüğünde çobanlık yapmış bir kişinin Amerika'da devletin başına geçmesi beklenemez. OBAMA siyah olabilir ama ailesine baktığımız zaman öyle sıradan, herhangi bir aileden gelmediğini görebiliriz. Aldığınız eğitim ve ailenizin ne olduğu Amerika'da kişinin geleceğini çok fazla etkiler.

Ülkemizde bu böyle değildir. Son yıllarda bu özelliğini biraz kaybetsede hala Türkiye'de bir insan sıfırdan başlayıp en üst noktaya çıkabilme şansına sahiptir.
Hangi liseden mezun olursanız olun gelecekte hangi konuma geleceğinizi tahmin etmek imkansızdır.

Türkiye'deki bu durumun sebebini eğitim açısından ele aldığımızda önemli bir sorun olduğunun farkına varırız. Aile ve kökenini bir yana bırakırsak, nasıl oluyorda Türkiye'deki ''kaliteli'' liselerden mezun öğrenciler, diğer okullardan mezun öğrencilerle olan yarışlarda ezici bir üstünlüğe sahip değiller. Hatta bırakın üstünlüğü bazı konularda niye gerideler.

Sorunun kaynağı çok açık ve net. Türkiye'de kaliteli eğitim veren lise demek ÖSS başarısı yüksek olan lise demektir. Türkiye'de başarılı öğrenci demek ÖSS'de yüksek puan almış öğrenci demektir.

Çok değil bir haftadır bir Anadolu Lisesinde görev yapmaktayım. Hatta 4 gündür. Uzun bir süredir genel(düz) lisede görev yapmaktaydım.Eğitim sistemimize yeni farklı bir pencereden bakmaya başladım. Bu farklı açı benim daha önce göremediğim güzellikleri ve sorunları farketmemi sağlayacak. Böylece eğitim sistemimizi daha iyi analiz edebileceğim.
Güzel şeyleri bir ara anlatırım. Fakat bu dört günde beni rahatsız eden bir durum var ki gerçekten son derece üzücü ve hemen paylaşmak istedim.

Anadolu lisesindeki birçok öğrenci ÖSS endeksli yaşıyor. Ve bu yaşam onların kişisel gelişimini olumsuz etkiliyor. Bunun sorumlusu ebeveyn veya okul değil. Üniversite sınav sistemidir. Ve 2010'da uygulanacak sistemden pek ümidim yok. Öğrenciler sınava hazırlanmaktan dolayı kendilerini birçok konuda yetiştiremiyor. İşte bu yüzden bizde özgün ve özgür düşünceleri olan bireyler yetişemiyor. İşte bu yüzden ÖSS'ye doludizgin hazırlanan bir Anadolu-Fen lisesi veya kolej öğrencisi, en basit örnekle güzel konuşma, kendini ifade etme gibi bir insanın sürekli gereksinim duyacağı vasıflar konusunda, bir düz lise öğrencisinden daha kötü durumda olabiliyor.

ÖSS başarısı konusunda açık ara önde olan Anadolu lisesi öğrencisi yıllarca testleri, soru bankalarını çözmekle meşgul olursa, meslek sahibi olunca kendisinden ne tip bir yenilik ve gelişme bekleyebiliriz?
Bir hastalığa çare mi bulacaktır yoksa birilerinin bulduğu ilaçları reçeteye mi yazacaktır?
Bir kanaat önderi mi olacaktır yoksa bir holdingte,şirkette sabah sekiz akşam beş, maaşı yüksek bir köle mi olacaktır?
Dünyayı değiştirecek midir? Yoksa sistemde basit bir çark mı olacaktır?

Hayat böyle işte. Bir insanın kendini geliştirmesi apayrı birşey.

Ve ekliyorum yaşam ne tuhaf. Anadolu Lisesindeki öğrenciler arasındaki rekabet ve ÖSS'ye hazırlanma süreci, öğrencilerin kendini geliştirmesine engel oluyor ve sonuçta bu durum o liseyi kazanamayan düz lise öğrencisinin işine yarıyor.
Garip bir şekilde gerçekleşse de hangi liseden mezun olursa olsun,
genç bireylerin önlerinin açık ve hayallerini gerçekleştirebilecekleri bir ülkede yaşıyoruz.
Anadolu lisesini sınavda heyecanlanıp kazanamadığını söyleyen bir öğrencim vardı. Neyin iyi neyin kötü olduğunu hemen anlayamıyoruz.
Steve JOBS'un dediği gibi noktaları geriye bakarak birleştirebilirsiniz.

BUGÜN

Gönderen Harun 2 Mar 2009

Bugün bir yazı okudum. O yazının içerisindeki bir cümleyide yaklaşık yirmi kez okudum. Yazar anlatmak istediğinin tam tersini ifade etmiş. En azından ben bu kanıya vardım. Buna rağmen cümleyi o kadar çok sevdim ki yirminin üzerine bir yirmi daha koydum. Kelimeler kanatlanıp havada uçuştular . Herbiri başka bir masal anlattılar. Aslında o cümlenin yazarın ruhundaki çalkantıları, içinde bulunduğu çaresizliği çapraşık bir şekilde en iyi anlatan cümle olduğunu, dolayısıyla bu cümlenin bırakın zıddını, yazarın anlatmak istediğinin takendisini anlattığına karar verdim.
''GİTMEK BİRŞEYLERİN YİTİRİLMESİNE ENGEL DEĞİLMİŞ MEĞER...''

Bugün gitmenin kalmaktan daha zor olduğunu anlattı bir ses. Sabah yatağımdan kalkar kalkmaz ilk işim pencereyi açıp gökyüzüne bakmak oldu.
Kapalı.
Belirsizlik.
Tedirginlik.
Dikkatli olmak lazım. Yanaklarına damlalar düşebilir hiç beklenmedik bir anda. Ve ben bugün bunu istemiyorum. Kimsenin makyajı akmasın bugün. Hani çiseleyip durdun tamam onu anladık. Tuttun kendini yok yok tamam dedin. İstiklal'de yapılır mı be adama bu. Anlaşıldı şiirin teki bugün beni okumadın diye kızıyor, okunmak istiyor, bizede okumak düşüyor.
''...BEN GİDERKEN EN ÇOK SENİ GÖTÜRDÜM
AKLIMIN NAKLİYESİYDİ ASIL YORAN TAŞIYICILARI...'' (Yılmaz ERDOĞAN, Yağdıkça)


Bugün, kendine iyi bak dedi bir şarkı.
Ayrılık koyarsa dokunursa o sevgiye sarıl dedi bir sms.
Bütün güzellikler sizin olsun dedi bir not.
Dua ettim ama olmadı dedi bir e-mail.
10'dan geriye doğru saydı bir kız.
Arkasına dönüp baktı bir adam.