YAZILAR Yorumlar FEEDBURNER

HOCAM KAĞIDIMA BAKABİLİR MİYİM?

—Hocam kağıdıma bakabilir miyim? —Sınavda 40 dakika boyunca bakmışsın zaten yetmiyor mu? —Hocam ne olur bakayım —Bak elimde tutuyorum görüyor musun baktın işte tamam mı?

KATİBİM TÜRKÜSÜ

Benim gibi siz de bu türkünün Osmanlı nın eğlenceli zamanlarında, mesela Lale devrinde, Üsküdarın büyük konaklarında, mor sarmaşıklı, cumbalı evlerinden birinin penceresinden bakan kızlar tarafından, gönüllerini kaptırdıkları civan bir katip için söylendiğini sanırsınız. Fakat gerçek ne yazık ki öyle değil...

HAFIZAMIN ÇÖKTÜĞÜ ANLAR

Görür görmez tanıyorum evet bu o diye. Ama sevmemiştim lanet soruyu. Bu yüzden kaydetmemişim uzun süreli belleğime. Düşünsem çıkartacağım ama ben sevmiyorum ki o soruyu. Çözerken mutlu olmayacağım ki! Beynimi yormak istemiyorum. Zaten hatırlanacak onlarca şey var. Sevmiyorum; sevmediğim soruları çözmeyi...

İSTANBUL

Seni kurşun kalemle yazacak kadar tanıyorum aslında. Her an silip düzeltilecek, değiştirilecek, tamamlanmamış ve belki de hiç tamamlanmayacak bir tablosun aklımda...

STAY HUNGRY STAY FOOLİSH

Zamanınız kısıtlı bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına kapılıp kalmayın.Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi...

ŞIKLARDAN GİTMEK VE SAYI VERMEK

Gönderen Harun 26 Şub 2009


Aşağıda bazı soru tipleri şıklardan nasıl çözülebilir, nasıl şık elenebilir örnekler verdim. Tabi ki bu metotları bilmek, soruların normal çözümlerini bilmenize gerek olmadığı manasına gelmiyor. Şık çözümünü en iyi yapan öğrenciler aslında konuya hakim, konuyu en iyi bilen öğrencilerdir.



1)Sayı vermekte unutulmaması gereken en önemli şey, verdiğimiz sayıyı tüm şıklara yazıp cevapları bulmaktır. Çünkü iki şıktan aynı cevap gelirse sayıları değiştirmek gerekir.

2)Sayı yazarken yazacağınız sayıyı iyi seçmelisiniz, işinize yarayacak kolay işlem yapılacak sayılar yazılmalıdır.

3)Bazı öğrencilerde önce şıklara bakıp aynı değer gelecek olan sayıyı vermemeye çalışır. Son derece mantıklı.

4)İfadeyi tanımsız yapacak değerler asla verilmemeli.


i) x=1 ve y=1 olsun.
Yerine yazıyorum; Ahhhh ikinci parantezin ilk teriminin paydası sıfır oluyor tanımsızlık var. Vazgeçtim bu sayılardan.

ii) x=2 ve y=0 olsun.
Yerine yazıyorum; .........Birinci parantez sıfır. İkinci parantezde sıfır. Offf sıfır/sıfır tanımsızlığı olmadı yine.

iii)x=2 ve y=1 olsun.
Yerine yazıyorum; İfade 1/3 çıkıyor. Sayıları gidip şıklara yazıyorum. 1/3 fadesini veren sadece bir şık var cevap E.

Eğer 1/3 yanıtını veren birden fazla şık olsaydı. 1/3 yanıtını vermeyen şıkları eleyip, sonrada yeni sayılar belirleyecektim.


i) x=30 derece olsun a=Sin2x=Sin60=kök3/2
Parantezli ifadede 30 yazarsam cevabı 1+kök3/2

Şıklara kö3/2 yazarsam 1+kök3/2 yanıtını veren tek şık var ;A


a= 0(sıfır) derece olsun yerine yazarsam ifade 1 çıkıyor. Şıklara gidip sıfır derece yazıyorum 1 yanıtını veren B,D ve E var. İki şık eledim ama cevabı bulamadım.
a=60 derece olsun ifade 1/4 çıkıyor.
B,D ve E 'de yerine yazıyorum cevap B.
Keşke en başta 60 yazsaydım.

Unutmadan ben yukarıdaki iki soruyu ve aşağıdaki bazı soruları şıklardan çözmeyi zaman kaybı olarak görüyorum. Ben sadece zamanınız varsa aklınızda olsun diye yazıyorum.



Şıkları git x'in yerine yaz hangisi sağlıyorsa cevap odur.Bu soru tipi birçok konu için geçerli. Bir karmaşık sayı sorusunda z=? demiş olsaydı şıklardaki karmaşık sayıları denklemde yazardım. Bir trigonometri sorusunda x kaç derecedir deseydi şıklardaki açıları denklemde yazardım. Ama cevabı her zaman bulamayabilirsiniz.

n=0(sıfır) olsun ifade şuna eşit olur; 1+1(1!)+2(2!)+3(3!)+4(4!)+...+7(7!)+8(8!)
Gidip şıklarda n yerine sıfır yazarsam A,B,D şıklarının doğru cevap olmadığı açıkça gözükür.

Sonra ne yaparsın çok güzel sallarsın. :)))
Cevap C ' imiş.

Büyük açının karşısında olduğu için k>p dir. O halde k.p ifadesi k'nın karesinden küçük olmalıdır.
B,D,E şıkları elendi. Ooo piti piti karamela.... Cevap: A' imiş


x'in yerine sıfır yazdım sağlamadı 2 yazdım sağladı cevap E
Bütün çözüm kümesi sorularında kullanılabilir bu metot. Denklem değil eşitsizlik olsa bile yapılabilir. Ama tabi ÖSYM aptal değil bu yüzden, denklemini sağlayan sayıların toplamı nedir diye sorar ve paşa paşa çözmek zorunda kalırsın soruyu.



Grafikteki sayıları şıklara yazıyorum.
2 yazınca sıfır çıkmalı A,B ve E şıkları duruyor diğerleri elendi.
-4 yazıyorum üç şıkta sıfır cevabını veriyor hımm iyi hazırlamışlar şıkları.
x'e sıfır veriyorum cevap 3 gelmeli. Sadece E şıkkı 3 geliyor.
Tersten sorsa yani denklemi verse ve şıklara da 5 tane grafik çizip hangisi bu denklemin grafiği deseydi yine sayı vererek rahatlıkla çözülürdü.

Babanın bugünkü yaşı oğlunun yaşının iki katı olduğuna göre babanın yaşı çift sayıdır. Cevap C şıkkı. Ben sadece fikir versin diye yazıyorum. Yoksa böyle birşeyle karşılaşmazsınız boşuna ümitlenmeyin.

Not:
1) Unutmayın tüm bu tavsiyeler hiçbir işe yaramayabilir. Şıklardan çözmek her zaman en iyi yöntem değildir.

2)Benim yukarıda yazdıklarım soruların amacına ters düşsede, öğrencinin matematik bilgisine gereksinim duyduğu yöntemlerdir.

OYUNBOZAN

Gönderen Harun 23 Şub 2009


Tombul, saçları altın sarısı, beyaz tenli bir çocuktum. Arkadaşlarımla mahalledeki kedileri kovalar dururduk. Hiçbir kedinin kuyruğuna teneke bağlamadık. Hiçbir kediyi öldürmedik. Buzun üstüne incecik kar serpip, geçen kedilerin ayaklarının kayıp düşmesini başardığımızı hatırlıyorum. Şehir merkezinde büyüdüm. Pastoral ortamımızda kedilerin önemli bir yeri vardı. Bir iple sıkı sıkıya bağladığımız balık kafasını, bir kedinin ucu ucuna ulaşabildiği bir yükseklikten yemeye çalışmasını, uzaktan saatlerce izlemiştik. Hayatımın en eğlenceli dönemlerinden tekiydi.Kediyi bazen bir köşeye, bir bodruma falan sıkıştırınca birbirimize ne yapacağımızı sorardık. Düşündükçe gülüyorum; kedinin kaçmasına, yanımızdan geçmesine izin verir sonra yeniden peşine düşerdik. Birisi sorsa ''niye kovalıyorsunuz'' diye ne cevap verirdik bilmiyorum ama bizim amacımız sadece kedinin peşinden gitmekti.
Amaç sadece gitmekti, yoksa zarar vermek değil.


ELİMDEN GELEN BU

Elimden gelen bu ben iki kişiyim
Çoğalmak neyse ne azalmak zor
Birisi seni her an bırakıp gittiğim
Öbürü kan gibi tutulmuş seviyor
Ağzındaki acı alnındaki çizgiyim
Gözlerine kirli bir bulut getirdim
Hiçbir sevinç aydınlığı onu silemiyor

Elimden gelen bu ben iki kişiyim
Birisi kapadığın kapılardan gitmiyor
Yağmur yağmaksa o güneş açmaksa o
Bir yerin üşüse onun sıcaklığı
Öbürü en içten çağrını işitmiyor
Alıp tutmaksa o basıp gitmekse o
Bakışları kıyısız deniz uzaklığı

Elimden gelen bu ben iki kişiyim
İkisi birden çıkmaya uğraşıyor
Bilmem ki hangisinden nasıl vazgeçeyim
Birisi yeni baştan serüvene başlamış
Öbürü silahında son mermiyi sıkıyor
Çoğalmak neyse ne azalmak zor'' (Attila İLHAN)


Müstakil bahçeli bir evde dünyaya gelmişim. 5 yaşına kadar da o evde yaşadım. Sonra yıkıp yerine apartman yaptılar. İki tane devasa dut ağacı vardı. Erik ağaçları, kiraz vesaire hatırlayamadığım birçok ağaç vardı. Çilekten karpuza kadar birçok meyve ve sebzenin yetiştiği bahçeyi sulamak amaçlı küçük bir havuz vardı. Benim gücüm yetmesede havuzun başındaki tulumbadan su çekilirdi. Saatlerce o bahçede tek başıma oynardım. En büyük oyunum ise 4-5 yaşındaki bir çocuk ne kadar eşebilirse, toprağı eşerek çıkan toprağı yeniden çukura doldurmaktı. Sanırım bahçedeki toprak gevşek bir toprak olduğu için çıkan toprağı tekrar çukura doldurup üstüne bastırdığımda çukurda boşluk kalırdı. Babama söylemiştim niye böyle oluyor diye ''olmaz öyle şey çıkan toprağı doldurunca eski haline gelir'' demişti. Eski haline gelmiyordu işte! çıkan toprak çukuru yeniden doldurmuyordu. Sanki toprağı söküp alınca kendi yuvasından, birşeyler eksiliyor ve kayboluyordu.
Eksiliyordu sanki, bir boşluk kalıyordu.


''...................
Yanıldığımız herşeyi birden istemekti.
İsteği gerçekleştirmez isteğin yoğunluğu
İhtiyaç başka bir boyuta geçmekti
Devreden çıkarıp gereksiz sorumluluğu

Tekrar loş yalnızlıkların en dibindeyim
Sararmış yaprakların usulca savrulduğu
Köprüler yıkıldı artık kendimleyim
Parmak uçlarımda ölümün soğukluğu''

(HER ŞEYİ BİRDEN İSTEMEK) (Attila İLHAN)



Çeşitli bilye oyunları onardık arkadaşlarla. Benim akranlarımın birçoğu çocukken rüyasında bilye toplamıştır. Çok zevkli bir rüyadır sürekli bilye bulursun. Ağabeyimin ve arkadaşlarının bilye oyunu bizimkinin yanında çok acımasız olurdu. ''Ütmek'' yani karşıdakinin bilyelerine sahip olmaya yönelik, kuralları ciddi bir kumar oynarlardı. Oyuna başlamadan önce cebindeki veya torbandaki bilye miktarını gösterirdin, hatta sayarlardı. Beş-on bilyesi olan birisini oyuna almazlardı. Ve temel kural ''ütüp-ütülene kadar'' cümlesinde gizliydi;
Bir taraf bilyelerinin tamamını kaybedene kadar oyun bitmezdi.

Her ne kadar tartışma ve itirazlara sebep olsada Ağabeyimin bir yöntemi vardı. Ben oyunu dışardan izler, Ağabeyim birçok bilye kazandıktan sonra beş dakikalığına ortadan kaybolup sonra koşarak gelir ''Abi annem seni çağırıyor'' derdim. Ağabeyimde kazandığı bilyelerle ''ne yapalım arkadaş gitmem gerekiyor'' deyip riske girmeden oyundan çıkmış olurdu.
Oyun zaten bitecekti, ben sadece erken bitmesine sebep oluyordum.

''..............
sakındığımız yerlerimizden ayrılıklar açıyor
zehir zemberek bir gece kılığında
ama korkmuyoruz
çünkü biz zeki
okumuş
yazmış
zeki
yazanı görmüş
yazmayı geçmiş
okumaktan usanmış
zeki
kendini beğenmiş
zeki
hiçbirşeyi beğenmemiş
deneyimli
bilgili
zeki

çok şey öğrenmiş
öğrendiğinden fazlasını öğretmiş
zeki
korkusuz



ve çocuktuk...


o kadar çok ağlamıştık ki
hiç ağlamayacak gibi yaşadık..............................................''

NE GÜZEL (Yılmaz ERDOĞAN)



En zevkli oyunlar yazın akşamüstü oynanan oyunlardı. Hem havanın en güzel olduğu zaman hemde gündüzler uzun olduğu için okulda öğleci olan çocuklarda çoktan eve gelmiş ve dışarıya oyun oynamaya çıkmış olurdu. Tüm mahallenin çocukları birlikte akla gelebilecek her türlü oyunu oynardık. Beton binaların ve taşıtların, çocukların oyun sahalarını daha işgal etmediği ve en önemlisi sokağın hala güvenli bir yer olduğu yıllarda, çocukluğumu geçirdiğim için gerçekten çok şanslıyım. Oyun oynamaya bir türlü doymazdık. Tutmasalar sabaha kadar oyunlar oynayacaktık. Karnımız acıkırdı ama yinede eve gitmezdik, çünkü eve girince tekrar çıkamama ihtimali vardı. Oyunlar genelde bir arkadaşın annesinin pencereden onu akşam yemeğine çağırmasıyla sona ererdi. Oyun çekişmeli, puan esasına dayalı bir oyun ise malum anneye tüm arkadaşlar yalvarırdık;
'' Ne olur Aysel teyze biraz daha , on dakkaya bitecek.''

Eve çağrılan arkadaş masum masum annesine bakar, arkadaş camiasında zor durumda kalışını beden diliyle anlatır ve bir sürü yalan dolanla annesinden izni koparırdık.
Ama sonuçta bu süreç fazla uzun sürmez aynı anne veya başka bir annenin sesiyle herkes oyunu bırakırdı. Tüm mahalle bir anda sessizliğe bürünür, tüm çocuklar evine giderdi. Annemin direktifi ile elimi,ayağımı, yüzümü yıkayıp akşam yemeği pozisyonu alırdım. Oyun oynamaya doyamamış olsamda, bu ayrılık fazla uzun sürmeyecek yarın yine arkadaşlarımı görecek, yine onlarla birlikte olacaktım. Ayrılık demek herşeyin bitmesi demek değildi.

SORU KAÇIRMAMALIYIM

Gönderen Harun 22 Şub 2009

Ben sınav stresi yüksek olan bir öğrenci hiç olmadım. Hayatımdaki önemli sınavlarda bile sınav esnasında oldukça rahattım. Bendeki heyecan ve stres sınav başlayana kadar ki iki saat içerisinde baş gösterir. Midem ağrır ve birazda kalbim hızlı çarpar. Ve sınav başladıktan sonra hepsi biter gider. Şimdi daha iyi anlıyorum bunun sebebini; Ben hiçbir sınava bütün soruları yapmalıyım mantığı ile girmedim.

Bu sene arkadaşlarımdan teki Öss'ye gir deyip duruyor bana. Tm'den burslu bir bölüm kazanırsın diye. Gerçekten kişisel gelişimim veya kariyerim için yararı olsa girerim ama sırf zevk için benim yerime bir gencin okuyacağı sırayı işgal etmek bana mantıklı gelmiyor. Her neyse Öss'ye girme konusunda konuşurken şunun farkına vardım; Üniversite sınavından kopuk bir matematik öğretmeni olmadığım halde kaç net yaparım gibisinden planlar kurarken, matematik testlerinden (mat1=30 mat2=30 olmak üzere 60 soru vardır) toplam 58 doğru yaparım diye hesaplıyorum. Belkide 60' ta 60 yaparım. Ama inanıyorum ki tüm soruları yapmam lazım diye girsem 58 doğru bile yapamayacağım.

Yazılılardan tutun üniversite sınavına kadar birçok öğrenci sınavlara, hepsini yapmalıyım mantığı ile girdiği için karşısına çıkan inatçı bir soruyla yer ile yeksan oluyor. Morali bozuluyor konsantrasyonu bozuluyor. Veya yazılılarımdan çok iyi bildiğim gibi çalışkan bir öğrenci sorunun tekinde hiç olmadık bir işlem hatası yapıyor. Rahat olmak lazım. Sakin kafayla yaklaşmak lazım sorulara. Matematik neyse ama özellikle geometri stresli bir öğrenciyi nakavt edebilir. Gözünün önündeki ikizkenar üçgeni bir türlü göremezsin.

Her soruyu yapmak zorunda değilsiniz unutmayın. Ve sırf bu düşünce umuyorum ki size tüm soruları yaptırır ve gönlünüzdeki nota, puana, üniversiteye kavuşursunuz. Allah Öss'de ilk yüz öğrenci arasına girip Boğaziçi üniversitesinin falanca bölümünü kazanmaya çalışan öğrencilere yardım etsin. Onlar hepsini yapmalıyım düşüncesini kafasından nasıl atar hiç bilmiyorum.

EĞİTİM (KELİME KÖKENİ)

Gönderen Harun 12 Şub 2009


''......Dil Devriminin en heyecanlı günlerinde (33 yahut 34 olmalı) açmışlar Divan-ı Lugat-i Türk’ü, iğitmek diye 900 senelik bir fiil bulmuşlar. Anlamı “hayvan veya köle beslemek, yetiştirmek”. Bilmem neden, bu olsa olsa égitmek olmalı diye karar vermişler, etrafta soracak doğru dürüst dilbilimci de yok, eğitmek diye Türkçeleştirmişler. Oysa kelimenin aslı besbelli /i/ ile iğitmek. Türkçede bunun gayet güzel bir türevi de mevcut. İğdiş, orijinal anlamı “besleme, ehli hayvan veya hizmetçi”. Ama Kaşgarlı özellikle belirtiyor, Oğuzlar bunu “hadım edilmiş köle” anlamında kullanır diye..........'' Sevan NİŞANYAN

Sevan NİŞANYAN Etimolojik Sözlük

ÖĞRETMENLİK VE PSİKOLOJİK HASTALIKLAR

Gönderen Harun 11 Şub 2009

Öğretmenlerde gördüğüm tuhaflıklar;

EĞİTİMİZM

Toplumdaki ,yaşamdaki herhangi bir sorunun, aksaklığın çözümünü ve sebebini tartışırken her defasında dönüp dolaştırıp konuyu eğitime getirmek ve çözümün eğitimde yattığını söylemek. Hatta ardına da başka birşey söylememek. Veya soyut yuvarlak cümleler kurmak.
Bravo! Bak ben bunu bilmiyordum. Demek bu tartıştığımız problemin çözümü eğitimde yatıyor.Hadi ya! İyi ki söylediniz. Acaba çözümü eğitim olmayan bir sorun var mı size göre?

Birincisi herşeyin çözümünü kısayoldan eğitime bağlamaya gerek yoktur. Örneğin insanlar herhangi bir gişedeki para yatırma kuyruğuna girmiyorsa birbirinin önüne geçiyorsa. Halkımız cahil, eğitimli olsalar böyle olmaz eğitime gerekli önem verilmiyor... gibi cümleler kurmak yerine, bir turnike veya sıra düzenini sağlayacak bant veya korkuluk türü aksam veya numaramatik gibi çözümler önermek daha mantıklı değil midir? Sorunu böyle çözersin sonra da tüm bunlara gerek olmadan eğitimle bunu nasıl başarırız diye paşa paşa tartışırız öyle değil mi canım?

İkincisi sorunun çözümünün eğitimde olduğunu söylemek tek başına hiçbirşey ifade etmez. Ardına nasıl bir eğitim verilmeli bu eğitim nasıl yapılmalı onu anlatacaksın sen bana. Yoksa her sorunun çözümü eğitim.
Maalesef ülkemizde birçok konu tartışılır, birçok şey eleştirilir ama çözüm yolu net bir şekilde söylenmez. İnsanlar batıda birşeyi eleştirmeye kalkarsa veya mevcut sistemden hoşnutsuzluğunu dile getirirse o insanlara sorulan ilk şey çözüm önerisidir. Mantıklı uygulanabilir bir çözüm önerisi olmayan insanlar laklak edemiyor batıda. Türkiye'de ise herkes konuşuyor. Herşeyi eleştirip uygulanabilir bir çözüm bul(a)mamak veya çözüm eğitim deyip kestirip atmak saçmadır.

DİDAKTİZM

Öğretmenler yıllarca öğrencilere birşeyler öğretmeye çabaladığı için günlük yaşamlarında da o moddan çıkamıyorlar. Eşleri, dostları, akrabaları, hatta sokakta gördükleri insanlarla bir öğretmen gibi rahatsız edici şekilde birşeyler öğretiyormuş edasıyla konuşuyorlar. Bu gerçekten bazen haddini aşıp karşıdakini cahil yerine koymaya gittiği için büyük bir saygısızlıktır.

Tuhaf tuhaf durumlar ortaya çıkıyor. Son derece basit bir şeyi on defa tekrarlıyor öğretmenler. Hatta karşıdaki kişiye anlayıp anlamadığını sorma durumları yaşanıyor. Normal günlük hayattaki bir sohbette karşıdakine birşeyler öğretmeye çabalayan bir insan profili çıkıyor karşımıza. Halbuki insan iletişimi öğretmek-öğrenmek üzerine kurulu değildir. İki kişi kendi arasında konuşurken birisi diğerine birşey öğretecek diye bir kural yoktur.


HERŞEYİ BİLDİĞİNİ SANMAK

Didaktizm hastalığının sebeplerinden tekidir. Ama didaktizmle karıştırmamak gerekir ikisi farklıdır.
Bu hastalığın sebebini ise öğretmenin kendinden küçük genç insanlara sürekli birşeyler öğretmesi ve gerçekten gençlerin anlattıklarını bilmemesine bağlıyorum.Öğretmen okulda kendisinin bildiklerini bilmeyen öğrencilerine, sürekli birşeyler anlatıyor. Ve okulun dışındaki yaşamda başka insanların veya dersi ile alakalı olmayan bir konuda öğrencisinin kendisinden daha fazla şey bildiği gerçeğini unutuyor.

BÖYLE GELMİŞ BÖYLE GİDER DÜŞÜNCESİ

Bunun sebepleri saymakla bitmez. Ve bu başlı başına bir yazı konusu. Öğretmenler maalesef toplumun geleceği açısından çok karamsar. Ve bu hastalık öğretmenlerin suçu değil tamamen Türkiye'deki öğretmen çalışma koşullarıdır. Yazmaya fırsatım olur mu bilmiyorum ama dediğim gibi bu başlı başına bir yazı konusu.



NOT-1- Yukarıdaki hastalıkların hepsini ileri boyutta olmasada kendimde de gördüğümü belirtmek isterim
. Gün içerisinde bazen kendimi yukarıdaki durumlardan tekinde yakalayıp kendime ne yapıyorsun? diye sorduğum oluyor.

NOT-2- ilköğretim sınıf öğretmenlerinin çocuklaşması gibi bir durum vardır. Hatta nerde okuduğumu hatırlamıyorum Osmanlı'da bu yüzden şahitliklerini kabul etmemek gibi bir durum varmış.
Gerçekten lise matematik öğretmenliği ile kıyaslanamayacak kadar zor, bambaşka bir meslektir sınıf öğretmenliği. Ve sınıf öğretmenliğini iyi yapabilmek için çocuklarla çocuk olmak gerekir diye düşünüyorum.



MATEMATİK ÖĞRETMENİ OLMAK İÇİN...

Gönderen Harun 5 Şub 2009

Son Güncelleme 6 Ekim 2010
Matematik öğretmenliği mesleği hakkındaki düşüncelerim için ORTAÖĞRETİM (LİSE) MATEMATİK ÖĞRETMENİ OLMAK isimli yazımı okuyunuz.Aşağıdaki yazı ise ilköğretim ve lise matematik öğretmeni olmak için ne yapmak gerekir?, nasıl matematik öğretmeni olunur? gibi soruların cevabıdır.

1) Bu yazıya ençok gelen yorum TM (Eşit Ağırlık) öğrencilerinden. Hepsinin aklındaki soru TM'den hazırlanan bir öğrencinin Matematik Öğretmenliğini kazanma şansı nedir? Bu yazıyı ilk yazdığımda durumun onlar adına pek iç açıcı olmadığını söylemiştim, ayrıntılı anlatmıştım. Üniversiteye giriş sınav sistemi LYS-LGS olarak değişince madde-1- silip 2010 LYS verilerinin elime geçmesini bekledim. Gelen sorulara hep bekleyelim görelim dedim. Tüm veriler şu an elimde olmasa da birçok şey netleşti. Örneklerle anlatmaya çalışacağım. Ama ben okumaya sabrı ve zamanı olmayanlara düşüncemi peşinen söyleyeyim; TM'den eşit ağırlıktan matematik öğretmenliği hiç kolay değil arkadaşlar(İyi bir Üniversite için konuşuyorum)
a)
İlk olarak şunu kafamıza yazalım. Bu matematik öğretmenliği hangi puan türünden öğrenci alıyor; MF1
Peki bu puan türüne hangi testler katkı sağlıyor;
LGS Mat-Türkçe-Fen-Sosyal testleri (LGS'nin tamamı yani 40+40+40+40=160 soru)
LYS Matematik 50 soru
LYS Geometri 30 soru
LYS Fizik 30 Soru!!!!!!!!!!?????
LYS Kimya 30 Soru!!!!!!!??????
LYS Biyoloji 30 Soru!!!!!!??????
Yani Fenciler Tm'lerden 1-0 önde başlıyor. Tm öğrencisi Matematik Öğretmenliği ortak alanda diye kendisini fencilerle aynı şansa sahip olarak görüyor. Yanılıyor. Evet ortaöğretim başarı puanında bir negatif durum yok. Aynı katsayı ile çarpılacak. Fakat dediğim gibi MF1 puanı için LYS'de fen yapmak lazım ki bu da bir TM'ci için kolay değil.
Şimdi bir soluk alalım ve bu senenin taban puanlarına bir bakalım.



Şimdi bu sene sınava girmiş bir öğrenci profili çiziyorum. (Veriler gerçek bir kişiye ait)
AYŞE TM'ci LYS fen oturumuna girmemiş.
Diploma Notu:85
LGS Türkçe 40 sorudan 35,25 net
LGS Sosyal 40 sorudan 22,75 net (Bu sene Sosyal'den herkes döküldü)
LGS Matematik 40 sorudan 36,25 net
LGS Fen 40 sorudan 17,50 net
LYS Matematik 50 sorudan 38,5 net
LYS Geometri 30 sorudan 24,25 net
LYS MF1 PUANI 419
LYSCoğrafya ve LYS Edebiyat netlerini yazmadım lazım değil diye. Bu öğrenci
TM3 puanıyla Boğaziçi'nden bir bölüme girdi. Ama dikkat ederseniz bu öğrenci MF1'den Dicle Mat. Öğrt. kazanamıyor. Fen oturumuna girse kazanırdı ama tercih etmeyeceği kesin. Ayşe beklesin Zeynep adında bir fen öğrencisine bakalım(Gerçek kişi).
ZEYNEP
Diploma Notu:73
LGS Türkçe 40 sorudan 30,75 net
LGS Sosyal 40 sorudan 21,50 net
LGS Matematik 40 sorudan 32,75 net
LGS Fen 40 sorudan 26,25 net
LYS Matematik 50 sorudan 34,75 net
LYS Geometri 30 sorudan 25,50 net
LYS Fizik 30 sorudan 24 net
LYS Kimya 30 sorudan 25 net
LYS Biyoloji 30 sorudan 24 net
LYS MF1 PUANI 474
Zeynep'in diploma kötü, Ayşe ile netleri kıyaslayın matematik ve geometriler yakın hatta Ayşe daha iyi gibi, fakat Fen konusunda Zeynep daha iyi zaten Ayşe'de LYS fen yok. Ve bu öğrenci Ayşe'ye 50 puan fark atmış.
Ve 474 puan için LYS'de azımsanmayacak kadar fen yapmış.
Şimdi düşünün bir TM'ci fen öğrencisiyle nasıl mücadele etsin. Hem tm alanından bölümlere hemde MF1 puanı için fen derslerine çalışmak kolay mı? Bu zor hatta TM'ci kendi alanından vazgeçip sadece MF1 puanı için çalışsa dershaneyle şunla bunla açığı kolay kapatabilir mi?
Bakın imkansız demiyorum.
Ama genel için konuşursak tekrar ediyorum genel için konuşursak bir TM'ci MF1 den 465(Selçuk Mat. Öğrt) gibi bir puanı kolay alamaz. Ama tercih ederseniz düşük puanlı yerler olabilir.
Aşağıdaki yorumlarda bazı hocalarımız geçmişteki başarılarında söz ettiler. Ben bunu yaptım dediler. Evet bugün de bunu başarabilecek öğrenciler var. Ama unutmayın ben bu yazıyı genele yazıyorum ve durum bu haberiniz olsun. Oturun düşünün sırf bu benim yazımla karar vermeyin böyle birşey okudum deyip rehber öğretmenlerinizin kapısını çalın sorun soruşturun.
Ama ilk önce şuna karar verin; Ya siz hayatta ne yapmak istiyorsunuz?

NOT:
2010 yılında mat. öğretmenliğini kazanan öğrencilerin okuldaki alanları ile ilgili istatistiğe baktığınız zaman devlet üniversitelerini TM'ci öğrencilerin kazanamadığı gözüküyor. Ben 7-8 devlet üniversitesine baktım hepsi lisede fen alanında okumuş kazanan öğrenciler.



2)Peki matematik öğretmeni olmak için hangi okula nereye gitmek gerekir.Matematik öğretmeni olmak için lisans düzeyinde Türkiye'de mezun olabileceğiniz bölümler şunlardır;

a)İlköğretim Matematik Öğretmenliği bölümü (Eğitim fakültesinde olur)
b) Matematik Öğretmenliği bölümü (Eğitim fakültesinde olur)
c)Matematik bölümü (Fen-Eebiyat veya Fen fakültesinde olur)

d)Matematik-Bilgisayar bölümü
07.07.2009 Talim Terbiye Kurulu kararınca artık matematik öğretmeni olamıyorlar.
e)Matematik Mühendisliği
07.07.2009 TTK kararınca artık matematik öğretmeni olamıyorlar.

a ve b nin diplomasında öğretmen yazar ve mezun olduğu anda birer öğretmendirler.

a ve b nin diplomasında öğretmen yazar ve mezun olduğu anda birer öğretmendirler.

c mezun olduktan sonra veya mümkünse okurken fazladan bir eğitim alıp sonra öğretmen olur.(Bu konuya döneceğiz karışık çünkü. Merak ediyorsanız, hemen öğrenmek istiyorsanız bakınız 3. madde)

c'nin diplomasında matematikçi yazar.


Milli Eğitim Bakanlığı diyorki; Ben kendime yani devlet okullarına öğretmen alırken, ilkokulda öğretmen yapacaklarımı sadece a'dan alırım b,c bir devlet okulunda öğretmen olmak istiyorsa onları sadece lise matematik öğretmeni olarak alırım.

Milli Eğitim Bakanlığı diyorki; b ve c sizden öğretmen alırken ikinizde aynı şartlara sahipsiniz. Kimsenin önceliği yoktur. Kpss'den kim yüksek puan alırsa onu alacağım.
b'dekiler buna çok kızıyor. Biz gittik eğitim fakültesinde okuduk, c gelip bizim ekmeğimizle oynuyor diyorlar. Neyse bu yazının konusu bu değil.

Milli Eğitim Bakanlığı diyorki; Benim bünyemde çalışan, yani atanmış matematik öğretmenliği yapan kişilere bazen, lise öğretmenliğinden ilköğretime, ilköğretimden de liseye geçmesine izin veriyorum, haberiniz olsun.
Her ne kadar kesin diyemesekte (bu ülkede herşey değişir) İlköğretim Matematik Öğretmenliği mezunlarını korumak ve başka sebeplerden bu bahsettiğim şey, yani liseden ilköğretime veya ilköğretimden liseye geçiş artık hiç olmayabilir. Ve olmasını beklemiyoruz.

Milli Eğitim Bakanlığı diyorki; İlköğretim matematik öğretmenliği ile lise matematik öğretmenliğinin maaşı aynı.

Milli Eğitim Bakanlığı diyorki; Benim son yıllarda kendime aldığım öğretmen sayıları aşağıda.

2007 İlköğretim matematik öğretmeni;1600 kişi
2007 Lise(ortaöğretim) matematik öğretmeni; 30 kişi
2008 İlköğretim matematik öğretmeni; 1115 kişi
2008 Lise(ortaöğretim) matematik öğretmeni; 87 kişi
2009
İlköğretim matematik öğretmeni; 446 kişi
2009 Lise(ortaöğretim) matematik öğretmeni; 655 kişi
2010 İlköğretim matematik öğretmeni; 310 kişi
2010 Lise(ortaöğretim) matematik öğretmeni; 403 kişi
2011 İlköğretim matematik öğretmeni;951 kişi
2011 Lise(ortaöğretim) matematik öğretmeni; 1179 kişi




3)c'nin devlette öğretmen olabilmesi için fazladan bir eğitime ihtiyacı var demiştim. Bu eğitimin adı eskiden Pedagojik Formasyon idi. Artık yeni adı Tezsiz Yüksek Lisans demiştim:)
Yine durum değişti. 2011 yılından itibaren Fen-Edebiyat ve Fen Fakültesi öğrencileri Tezsiz Yüksek Lisans değil yine formasyon eğitimi alarak öğretmen oluyorlar. Mevcut öğrenciler okurken , mezunlar ise eğer diploma notları 2,5 ortalama veya üzerinde ise bu formasyonu veren bir üniversiteden bu eğitimi alabilecekler.


Milli Eğitim formasyonsuz öğretmen alıyor gibi birşey duyarsanız bunun pek önemi yoktur. Çünkü öncelik formasyonlu olanlarındır ve sıra size gelmez.

Günümüzde Milli Eğitim Bakanlığı lise öğretmeni pek almadığı için, öğretmenlik diploması olan b kolejde öğretmenlik yapabilir.

c ise özel okulda öğretmenlik yapmak istiyorsa formasyona sahip olmalıdır.

Formasyonda yoksa kurum bazında geriye sadece dershane kalıyor. Dershanede formasyonsuz çalışabilirsiniz.

İşte böyle, umarım anlatabilmişimdir. Unutmayın Türkiye'de 4-5 sene sonra bu anlattıklarımın kaçı geçerlidir bilemem.
Atladığım birşey varsa, şu kısmı yanlış biliyorsunuz diyen birisi olursa (özellikle öğretmen arkadaşlar) yorum yazarsanız sevinirim.


12. SINIF VE MODERN MATEMATİK

Gönderen Harun 4 Şub 2009


Liselerin 4 yıla çıkmasıyla son sınıf öğrencilerinin matematiğe olan yaklaşımı değişti. Eskiden öğrenci üç yılda birşey anlamadan liseden mezun olup gidiyordu. Üç senelik müfredatta öğrenci daha lise 2 nin başında trigonometri denilen kötü şöhretiyle ün salmış bir konuyla karşılaşıyordu. Travmatik etkisinden bırakın lise yaşamını, sonrasında bile kurtulamayanlar oluyordu. Daha lise1 de fonksiyonlar konusunda x ve y görmeye dayanamayan, oflayan puflayan öğrenci gelecek senelerde kendisini bekleyen kötü sürprizlerden habersiz ''hocam bu konu ne zaman bitecek'' diye soruyordu. Ve öğrenci göz açıp kapayıncaya kadar matematiğin ne olduğunu bile kavrayamadan 3 sene geçiyor ve mezun oluyordu.

Şimdiki öğrencilerime bakıyorum da durum artık pek öyle değil. Öğrenciler artık matematik denilen şeyin çarpım tablosundan çok öte birşey olduğunun farkında. Matematik dersinde başarısız bile olsa birçok öğrenci matematik dersinin ne olduğunu ne olmadığını daha iyi anlamakta. Genel durum çok iyi değil ama gelecek açısından umut verici.

Yalnız 12. sınıfların geçmiş yıllardaki öğrencilere kıyasla yeni bir sorunu var. Bıkmışlık, bezginlik. Uzun süredir lisedeler ve artık gitmek istiyorlar. Bir yandan da öss stresi kolay değil. Kredili sistemde okuyup liseyi 2,5 yılda bitiren bir kişi olarak kesinlikle hak veriyorum onlara. Dört sene gerçekten uzun bir süre. Aslında verimli ve keyifli geçirilse öğrenci bu kadar sıkılmaz ama!.........ama işte!

Matematiğin ne olduğunu anlamak kavramak derken aklıma birşey geldi;
Ortaokul ve lise yıllarımda bana ve akranlarıma tuhaf bir soru sorulurdu; Siz modern matematik görüyorsunuz değil mi? diye.
Evet desen bir türlü hayır desen bir türlü. Bilmiyorum ki ney modern ney eski. Gerçi lise yıllarımın sonlarına doğru havam olsun diye evet demeye başlamıştım. Çünkü bu modern matematik denilen şeyin anlaması ve kavranması daha zor birşey olduğunu konuşmalardan anlamıştım. Galiba modern matematik tabiriyle harflerin a,b,x,y,t olduğu, çok fazla sayının kullanılmadığı matematiği kastediyordu büyüklerim. Galiba onlarda neyden bahsettiklerini bilmiyorlardı. Liselerde öğretilen matematiğin 300-500-2000 yıllık matematik olduğunu düşününce modern kelimesi çok tuhaf geliyor.

MÖBİUS ŞERİDİ

Gönderen Harun 1 Şub 2009



-Nedir bu şerit; Bir kağıt şeridi ucundan tutup çevirip diğer ucuna yapıştırınca ortaya çıkan geometrik şekil işte.

Kim bulmuş bu Möbius Şeridini; 1850-1870 civarında August Ferdinand
Möbius ve Johann Benedict Listing
isimli iki matematikçi.

Orijinalliği ne ki bunun
; Tek bir yüzeyinin olması. Bir defter yaprağının üzerinde kalemi hareket ettirirseniz sadece bir yüzeyinde çizgiler çizebilirsiniz. Çünkü defter yaprağının iki yüzeyi vardır. Veya elinize bir fırça alıp fırçayı kaldırmadan boyamaya başlarsanız sadece bir yüzeyini boyarsınız. Ama Möbius Şeridinde durum farklıdır. Kalem veya fırçayla elinizi hiç kaldırmadan hareket ettiğinizde başladığınız yere geri döner ve tüm yüzeyde kaleminizden çıkan çizgiyi görebilirsiniz. Ya da boyamaya başlarsanız kağıdın her yeri boyanmış olur. Aslında ortada tek bir yüzey vardır.

Geri Dönüşüm İşareti Möbius Şeridi'dir.

Niye bulmuşlar ki bunu; Ne bileyim matematikçiler birşey bulur sonra bir işe yarar. Bizim üniversitede bir profesör bu yüzden aslında matematikçilerin zaman makinesini icat ettiğini aslında dünyadan 100-200 yıl ileriki bir zamanda yaşadığımızı söylerdi:)

Bir işe yaramış mı bu Möbius Şeridi; Evet. Mesela bir makinede kullanılan kayışı düz şekilde bağlarsanız bir yüzeyi sürekli eskir. Ama çapraz bir bağlantı yani Möbius şeridi tarzında bağlarsanız her iki yüzeyi (pardon bir ve tek yüzeyi!!!???) eşit oranda yıpranır ve daha uzun süre iş görür.



Matematikçilerin hep ilgisini çekmiş, matematiksel nesne ve paradoksları eserlerinde işlemiş olan ressam M.C. Escher Möbius şeridini de es geçmemiştir. Copyright sorunu için resimlere sadece link veriyorum.

Resim(1)
Resim(2)
Resim(3)
Resmi site (Ressamın diğer eserleri Picture Gallery'de)

RAHATSIZ OLDUĞUM VELİLER

Gönderen Harun


1) Okulun veya dönemin bitmesine son bir ay kala gelip, dersten kalması muhtemel bir öğrenciyi dersten geçirmem için çeşitli şekillerde baskı oluşturan veliler.
Gıcık olunacak şeylerle karşılaşılabildiği gibi üzücü durumlarda yaşanır. Çocuğunun eğitimini aslında pek önemsemeyen, ilgilenmeyen, karneye yakın zamanda gideyim konuşayımda zayıf gelmesini engelliyeyim diyen velileri bir yana bırakırsak.
Bazen de aile içi huzursuzluklardan (hastalık, boşanma, ölüm, tartışma-kavga) bahseden veli, çocuğunun sağlıklı bir ev ortamına sahip olmadığını ve yardımcı olmamı ister. Öğrenciye mi üzüleceksin, yabancı(öğretmen) birine özel yaşamlarından bahsetmek zorunda kalan gözü yaşlı veliye mi üzüleceksin. Çok zor bir durum. Öğretmenliğin kitaplarda yazmayan çeşitli kuralları var.

2) Öğrencinin ilköğretim yıllarında matematik dersinin çok iyi olduğunu söyleyen veliler.

Hayır kardeşim senin çocuğunun hiçbir zaman matematik dersi iyi olmuş olamaz. Ya sen yalan söylüyorsun ki öylesini de gördüm.Ya da ilköğretimin notları şişirme, fazla fazla not verme durumu seni yanıltıyor. Bazen öğrenci gerçekten ilköğretim yıllarındaki başarıyı lise yıllarına taşıyamaz. Ama bu öğrenci yazılı kağıdında kendini belli eder. Yüksek not alır falan demiyorum. Belki yazılıdan sıfır alır ama 'bu öğrencinin matematik temeli güçlü' derim kendi kendime. Ve ilerde toparlanıp yüksek başarı gösterebilir. Konu dışına çıkmak istemiyorum ama yazılıdan alınan not herşeyi anlatmaz. Karnesine matematik dersi zayıf düşen bir öğrencim matematik dersinde gerekli başarıyı gösterememiş olsa da dersi geçen öğrencilere kıyasla matematik zekası daha üstün olabilir.
Velinin kendini ispat etmiş bir öğretmene saygı duyup, öğretmenin ders başarısı konusunda öğrenci hakkında söylediklerine inanması gerekiyor. Dershanede yanıltıcı sözler söylenebilir, özel ders öğretmeni durumu pek açık yansıtmayabilir, kolejler öğrenci hakkında sağlam bilgi vermeyebilir, bir öğrencinin gerçek durumunu en objektif şekilde dile getirecek olan devlet lisesi öğretmenidir.

3) Bir başka öğretmen hakkında olumsuz görüşünü benle paylaşmak isteyen veliler.
Bana demeyin ya!!! gidip o öğretmene söyleyin ya da okul idaresine.

4) Çocuğunu yazdırmak istediği dersane konusunda görüşümü öğrenmek isteyen, şu dersane iyi mi bu dershane kötü mü diyen soran veliler.
Haklısınız konu gerçekten önemli ama maalesef yardımcı olamayacağım.

5) Hocam dersi şöyle işleseniz, hocam hızlı anlatıyormuşsunuz, hocam daha çok soru çözseniz, hocam ödev verseniz.
Ya teyze ben sana senin akşam yemeğine ne yapacağın hakkında birşey söylüyormuyum . Herkes kendi işini yapsın.

6) Öğrencinin alan seçimi konusunda fen,tm,sosyal,dil vs. alanlarından hangisine gideceğini kendi kafasına göre belirleyen veliler.
Tamam çocuk senin çocuğun ama hayatını mahvetmeninde anlamı yok ki! Mezun olmasına olur, okulu takıntısız bitirir fakat senin çocuğunun gerek başarı gerek ilgi ve yeteneklerinin fenle, muhendislikle,tıpla alakası yok ki! Bırakın efendi gibi tm'ye gitsin.

7) Çocuğunun başarılı kariyerini kendi başarısı olarak görüp hayat boyu çocuğuna baskı yapıp, nefes aldırmayan veliler.
Bu velilerin çocukları en üzüldüğüm öğrencilerim arasındadır. Öğrenci gerekli disiplin,ahlak, başarı, çalışkanlık konusunda elinden gelenin en iyisini yapar. Fakat aile bir türlü çocuğu kendi haline bırakmaz. Ebeveyn kendi hayalini çocuğunun üzerinde gerçekleştirmek için uğraşır. Alan seçiminde kendi kafasına göre karar veren velilerde genellikle bunlardır. Hayatta yapamadıklarının çocuğunun yapmasını isterler. Para,üniversite, kariyer,saygınlık vs.
Maalesef bunu yaparkende hemen hemen hepsi sadece ders çalışma ve başarıyı önemser. Bu yüzden işi gücü ders çalışmak olan, asosyal bir çocuk çıkar karşımıza. Hadi madem çocuğunun rahat etmesini senin çektiğin sıkıntıları çekmemesini istiyorsun bari biraz rahat bırakta çocuk arada sırada kendi yapmak istediklerinide yapsın, kişiliği otursun. Gezsin,tozsun, müzik aleti çalsın, yüzme öğrensin,resim yapsın, sinemeya gitsin. Ama hayır yapmazlar, izin vermezler. Aslında gösterdikleri başarı yüzünden ençok ödüllendirme ve başka uğraşlarla ilgilenmesi gereken bu öğrenciler, kendi kaybedilmiş hayat öykülerinin acısını dindirmek için çocuğunun yaşamını kendi yaşamı addederek, çocuğuna sürekli baskı yapıp, rahat bırakmayan veliler yüzünden baskı dolu yaşam sürerler. Aslında olay çevredeki eş,dost,akrabaya yapılacak olan gövde gösterisidir. ''Bak benim çocuğum ne kadar başarılı doktor oldu'' demektir. Birincisi o sen değilsin, ikincisi o çocuk senin çocuğun olsada senin malın değil.

8) Hocam evde sürekli bilgisayar başında. Hocam sürekli telefonla mesajlaşıyor . Hocam falanca kızla çıkıyormuş bizim oğlan. Hocam okula gelmeden aynanın karşısında bir saat makyaj yapıyor.
Ya tamam fikrimi söyliyeyim, iyi tamam öğrencimlede konuşayım. Fakat bu konuları daha çok sizin halletmeniz gerekmiyor mu?

9) Birde üniversitede bizim bölümde okuyan bir çocuğu hiç sevmezdim, gördükçe rahatsız olurdum. Ne alakası var derseniz; adı Veli'ydi . Tamam iğrençti...:)