YAZILAR Yorumlar FEEDBURNER

HOCAM KAĞIDIMA BAKABİLİR MİYİM?

—Hocam kağıdıma bakabilir miyim? —Sınavda 40 dakika boyunca bakmışsın zaten yetmiyor mu? —Hocam ne olur bakayım —Bak elimde tutuyorum görüyor musun baktın işte tamam mı?

KATİBİM TÜRKÜSÜ

Benim gibi siz de bu türkünün Osmanlı nın eğlenceli zamanlarında, mesela Lale devrinde, Üsküdarın büyük konaklarında, mor sarmaşıklı, cumbalı evlerinden birinin penceresinden bakan kızlar tarafından, gönüllerini kaptırdıkları civan bir katip için söylendiğini sanırsınız. Fakat gerçek ne yazık ki öyle değil...

HAFIZAMIN ÇÖKTÜĞÜ ANLAR

Görür görmez tanıyorum evet bu o diye. Ama sevmemiştim lanet soruyu. Bu yüzden kaydetmemişim uzun süreli belleğime. Düşünsem çıkartacağım ama ben sevmiyorum ki o soruyu. Çözerken mutlu olmayacağım ki! Beynimi yormak istemiyorum. Zaten hatırlanacak onlarca şey var. Sevmiyorum; sevmediğim soruları çözmeyi...

İSTANBUL

Seni kurşun kalemle yazacak kadar tanıyorum aslında. Her an silip düzeltilecek, değiştirilecek, tamamlanmamış ve belki de hiç tamamlanmayacak bir tablosun aklımda...

STAY HUNGRY STAY FOOLİSH

Zamanınız kısıtlı bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına kapılıp kalmayın.Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi...

VATANA MİLLETE...

Gönderen Harun 28 Ağu 2008

www
Aman bir heyecan bir heyecan hiç sormayın. Kızım makası ver bakalım şu kurdeleyi bir keseyim. Artık şu blogspot kelimesinden kurtulmanın zamanı geldi de geçiyor. Ev bizim değil ama en azından kapıda adımız tam yazsın değil mi? Vatana millete hayırlı olsun.



www.haruneskar.com



Bazen hizmet veren bir binayı, kurumu yeniden açarlar. Mesela bir okula ek bina yapılır, okulun adı falan değişir yeni bir açılış töreni yapılır. Benim mezun olduğum ilkokula yapmışlardı:(

Benim ki de ona mı benzedi ne!

com

İSTANBUL

Gönderen Harun 26 Ağu 2008

istanbul günbatımıKötü bir günün ardından;


Bu şehirde zaman, karşı diye adlandırılan yüzlerce yerden, birinden diğerine geçmekle geçer. Gittiğin anda karşıdır geldiğin yer. Derinlere, kimsenin olmadığı yerlere, karanlığa yapılan bir yolculuktur İstanbul.

Seni kurşun kalemle yazacak kadar tanıyorum aslında. Her an silip düzeltilecek, değiştirilecek, tamamlanmamış ve belki de hiç tamamlanmayacak bir tablosun aklımda.

Sokaklarından kan ve irin akıyor hergün. Karanlık yüzler görüyorum kaldırımlarında. Uyuşturucu satıcıları, hırsızlar, pezevenkler, orospular, travestiler , şerefsizler, iki yüzlüler, yüzsüzler, adını anmaya değmeyecek katilleri besliyorsun vücudunda.

Elin ve yüzün pislik içinde, her geçen gün daha çok kirleniyor ve kirletiyorsun. Derinlerde, kimsenin olmadığı, ıssız, ıpıssız yerlerde, ırzına geçilirken son değerlerinin, boğazına atılan iki düğümden midir bilmiyorum, susup oturuyorsun olduğun yerde.Hastalıyor ve yavaş yavaş öldürüyorsun her güzel şeyi. Bir zehirdir İstanbul, insanın damarlarında dolanır, dolandıkçada zehirler.

Seni kurşun kalemle yazacak kadar tanıyorum aslında. Her an silip düzeltilecek, değiştirilecek, tamamlanmamış ve belki de hiç tamamlanmayacak bir tablosun aklımda. Belki zamanım yoktu, vakit dardı, seni tanıyamadım ve anlıyamadım. Belki herşey müsaitti, yerli yerindeydi, ancak benim paletimdeki renkler eksikti. Fırçam yoktu. Gözlerim kördü.

Bu şehirde zaman, karşı diye adlandırılan yüzlerce yerden, birinden diğerine geçmekle geçer. Gittiğin anda karşıdır geldiğin yer. Yani hiçbir yere gitmemişsindir aslında. Bir koşuşturmaca,bir mücadele ve savaş verdiğini sanırsın aklında. Oysa olduğun yerde duruyor, aç ve susuz yüreğine, ruhuna, hiçbir şey katmıyorsundur yaşamında. Bir arpa boyu yol gidemezsin senelerce. Üstelik sürekli koştuğun, çabaladığın, birşeyleri değiştirmekle uğraştığın, daha doğrusu öyle yaptığını zannettiğin halde. Hiçbir şey değişmeden olduğu gibi duruyordur. Hala insanlar aynıdır; bencil, yalancı ve düşüncesiz. Hala arka sokaklar aynıdır; karanlık, tehlikeli ve ıssız. Hala sen aynısındır; kimsesiz, yalnız, yapayalnız. Bir rüyadır İstanbul, sabah olduğunda herşeyin aynı olduğunu, değişmediğini göreceğin bir rüya.

Seni kurşun kalemle yazacak kadar tanıyorum aslında. Her an silip düzeltilecek, değiştirilecek, tamamlanmamış ve belki de hiç tamamlanmayacak bir tablosun aklımda. Belki zamanım yoktu, vakit dardı, seni tanıyamadım ve anlıyamadım. Belki herşey müsaitti, yerli yerindeydi, ancak benim paletimdeki renkler eksikti. Fırçam yoktu. Gözlerim kördü.Oysa uzun bir süre çok yakınlardaydık biz birbirimize.
Adını ve yüzünü bilirdim.Bir de ağladığını.Nerden bilirdim;

birgün ağlaşacağımızı.


MATEMATİK ÖĞRETMENLERİNE AÇIK MEKTUP

Gönderen Harun 21 Ağu 2008

zar
Son yıllarda matematik eğitiminin daha iyi yapılabilmesi için birçok yenilikle karşılaştık. Bu yeniliklerden birçoğu öğrencilere matematiği sevdirmek amacındaydı. Matematiğin soğuk ve korkutucu imajını yıkmak için ilköğretim ve ortaöğretimdeki matematik kitapları ve müfredatında birçok düzenleme yapıldı.

Günümüz eğitiminde matematiğin yaşamın içindeki yerine büyük önem veriliyor. Ders kitaplarında anlatılan matematik konusu hakkında hayattan örnekler veriliyor. Söz konusu matematik konusunun nerelerde kullanıldığı veya kullanabileceği gibi öğrenciye bilgiler aktarılıyor.

Kar taneleri, deniz kabuğu, ayçiçeği, sabun köpüğü, çam kozalağı,Fibonacci,altın oran, konikler, ilginç sayılar falan derken matematik olabildiğince somutlaştı öğrencilere.İlköğretimde daha da hoş tabiki bu işler. Kağıttan küp, dikdörtgenler prizması, koni vs. yapmaktan tutun matematik şarkısı yapmaya kadar matematik çok daha renklendi. Daha birçok örnek verilebilir fazla uzatmıyayım matematiğin somut yüzünü tanıtmak adına birçok şey yapıldı. Yalnız şu Fibonacci çok abartıldı gördükçe midem bulanıyor artık.

Aynı zamanda matematiği sevdirmek adına şiirler, karikatürler, hikayelerde kullanıldı. Matematik eğitiminin önündeki en büyük engel matematik dersine karşı öğrencilerdeki önyargı olduğu için bütün bu yapılanların temelinde bu önyargıyı yıkmak olduğunu düşünüyorum. Ve oldukça emek isteyen, sistemi temelinden değiştirmeye yönelik bu girişimlere ve emektarlarına buradan teşekkür ediyorum.
abaküsYalnız tam bu noktada benim kafamda çeşitli soru işaretleri beliriyor. Matematiği sevdirmek adına yapılan her çalışma gerçekten istediğimiz hedefe yaklaştırıyor mu bizi. Matematiği sevdirmek tabi ki önemli, fakat biz sevdirirken matematik dışında birşeyi mi sevdiriyoruz yoksa. Öğrencinin ilgisini çeken yaşamın içindeki somut matematik örneklerinden sonra öğrencilerimizi defterdeki soyut işlemlere entegre edebiliyor muyuz? Mısır Piramitlerindeki Matematiksellliği ilgiyle okuyan, araştıran öğrencimiz sinüs yarım açı formulune gelince oflayıp pufluyorsa bir sorun yok mudur burda? Sadece soruları sordum yani kolay olanı yaptım. Dikkatli olmak lazım matematiğin amacını unutmamalıyız. Offf off neden beden eğitimi öğretmeni olmadık ki?

Sevgili öğrencilerim belki kendilerine yönelik bir yazı okumak umuduyla gelip bu yazıyı görünce kızmasınlar diye onlarada iki çift laf edeyim.
Sizde bu yazıdan hareketle şöyle sorular sorun kendinize;

a)
Bir arkadaşa kendimi sevdirmek için yaptığım farklı şeyler sonucunda acaba ben gerçek beni mi yoksa aslında olmayan beni, yani yabancı birini mi sevdirmiş oluyorum?

b)
Bir kişiyi çok seviyorum ama acaba ben onu mu yoksa onun aklımdaki yani olmasını istediğim halini mi seviyorum?

c)
Acaba ben matematiği seviyor muyum?

d)
Sevdiğim şey matematik mi?

e) Sevmek ne ki matematik ne ki?

Boşverin hadi siz Feridun DÜZAĞAÇ dinleyin. Matematik bizi kand.....

MİSAFİR(5 )THE END

Gönderen Harun 20 Ağu 2008



Mart ayındaki Misafir, Misafir(2) , Çıplak Nesil(Misafir3) ve Misafir(4) yazılarından sonra yine bir balkon belgeseliyle karşınızdayım.Çekim yapacak çok şey vardı. Güzel birçok video ve fotoğraf çektim, sadece bir kısmını paylaşacağım sizinle. Mutluyum demek isterdim ama değilim!!! İyi seyirler.

100 METRE DÜNYA REKORU

Gönderen Harun 16 Ağu 2008

yarış parkuru
-Dünya uzun atlama rekorunun bir kez daha kırılacağına inanıyor musun?

-Evet bence daha iyi bir derece elde edilebilir.

-Peki erkekler 100 metre yarışı 1 salise daha geliştirilebilir mi?


-Ne demek istiyorsun evet olabilir. Hatta kesin bir kişi çıkıp daha hızlı koşacaktır.

-Sen çılgınsın.


-Neden?

-Mesela birinci örneği ele alalım.


-Hepte birincisi önce alınır.

-Dünya uzun atlama rekorunun erkekler yada bayanlardaki rekorunu biliyor musun?

Tabiki hayır! Ve sen bu rekorun ne olduğunu bilmeden, hiçbir bilgiye sahip olmadan, insanoğlunun bu rekoru kırıp daha uzağa atlayacağını iddia ediyorsun.

-Hayır öyle demedim. Ben yalnızca kırılabileceğini söyledim.

-Tamam farketmez. Yani diyelim ki sen birisinin çıkıp 1 cm daha uzağa atlayabileceğini, bunun gerçekleşme imkanının olduğunu söylüyorsun.


-Aynen öyle.

-Bu bizim konuşmada Platon'un Sokrates'i aptal bir kişiyle konuşturmasına benzedi. Ne dersem onaylıyor yada beni kaygılandırmayacak şekilde bana itiraz ediyorsun.


-Kes traşı.

-Platon'un kişilikleri Sokrat'a saygı duyardı ama!


-Lütfen Sokrates bizi o engin bilgeliğinden mahrum bırakma haydi anlat seni dinliyorum.

-Bak arkadaş sen 100 metre yarışının 1 salise gibi küçük bir zaman dilimide olsa daha hızlı koşulacağına inanıyor yada olabilir diyorsun. Peki bu cevabı bu yarışın şu anki rekoru hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadan verdiğine göre sana şunu diyorum;

Sana ben bu soruyu bu rekor kırıldıktan sonra sorsaydım, 1 salise yada çok daha iyi bir dereceyle sen bilgi sahibi olmadığın için yine rekorun kırılabileceğini söyleyecektin. Ki şimdi sorduğum soru da bir rekor sonrası sorulmuş bir soru! Neyse kafanı karıştırmayayım. Dediğimi anladın mı sana bu soruyu bu rekor kırıldıktan sonra sorsaydım cevabın yine aynı olacaktı.

-Evet filozof bey.

-Yani sen rekorun sürekli kırılacağını iddia ediyorsun. Bu rekor birer salise azala azala birgün sıfır olacaktır, yada sana göre olabilir. Düşünsene sen insanoğlunun 100 metreyi birgün sıfır saniyede... yani start verildiği anda yarışın biteceğine inanıyor yada olabilir diyorsun. İkinci örneği ele alırsak birgün insanların 100 km uzağa atlayabileceğini söylüyorsun.


-Bunu nasıl çıkardın anlamıyorum. Elbet bir noktadan sonra rekor kırılmayacaktır. Ben buna inanıyorum.

-İyi de söz konusu rekorun bir daha kırılmayacağı nokta hangi nokta. Sen bugün rekor hakkında hiçbir yeterli bilgiye sahip olmadan
''ya birkez daha kırılır'' diyebiliyorsan ki diyorsun. O zaman yarın içinde öbür gün içinde bu dediğin geçerlidir. Sana bir salise küçük görünüp bu rekor daha geliştirilebilir gibi gelmesi aslında bu rekorun her zaman kırılacağını söylemekle yani sıfıra düşmesini söylemekle aynı şey. Eğer sen rekor hakkında bilgili olsaydın yani bugün Çin olimpiyatlarında 9.69 saniye olarak rekor kırıldığını söyleseydin. Ve bu rekorun daha geliştirilebileceğini iddia etseydin o zaman sana birşey demezdim. Çünkü mevcut rekoru az buluyor biraz daha geliştirilebilir dediğini düşünürdüm. Ama sen hiçbir ilgin, alakan olmadan bu rekorun bir kez daha kırılacağını söyledin bana. Bu da bu rekorun her zaman kırılacağını söylemekle aynı şeydir.
Çok ilginçsin vesselam birgün sıfır saniyede koşulabilecek sana göre yani. Hatta insanların 100km uzağa atlayabileceğini düşünüyorsun.

-Ben hala rekorun yeniden kırılacağını iddia ediyorum. Ama her defasında saniyenin milyonda biri kadar bir dereceyle kırılabilir mesela.

-Ne farkeder 100 senede değil de 2000 sene sonra sıfır saniyede koşulacağını söylemiş olursun sadece. Üstelik düşünsene bu yorumu sporun diğer dallarına yada teknolojik gelişmelere uygulayacak olsak ne kadar tuhaf bir durum ortaya çıkar. Sen haltercilerin dünyayı tutup elleriyle kaldırabilceğini iddia ediyorsun, dayanak noktası bulabilirlerse tabi. Teknolojik örnekler vermek bile istemiyorum.

yarış parkuru küçük çocuk
-Rekorun sürekli kırılacağını söylemek rekorun birgün sıfır saniyeye düşeceğini söylemek değildir. Hatta rekor sürekli kırılır ama 9 saniyenin altına bile düşmeyebilir.

-Nasıl ya azala azala birgün sıfır olacaktır işte.


-Sana ne okuttular bilmiyorum ama matematik öğretmedikleri kesin. Sana da nasıl anlatılır ki bu şimdi!!!

-Bir dene istersen.


- Şu anki rekor 9,69 ya şimdi bundan sonraki rekoru atıyorum şöyle olabilir;
9+(0,69/2)=9,345 yani 69 saliseyi yarıya düşürebilir bir atlet. Yeni rekor 9,345 olur. Azaldı seninde söylediğin gibi.
Şimdi bir sonraki rekoru atıyorum; 9+(0,69/3)=9,230 yani 69 saliseyi üçte birine düşürmüş başka bir atlet. Rekor süresi yine azaldı.
Al sana yeni bir rekor 9+(0,69/4)=9,172
Başka rekor= 9+(0,69/5)=9,138
Sonra ki rekor=
9+(0,69/6)=9,115
Yep yeni rekor=9+(0,69/7)=9,098
8. rekor=9+(0,69/8)=9,086
9. rekor=9+(0,69/9)=9,076
.
.
.
Neyse benim işim var ben gidiyorum sen böyle hesapla tamam mı? Gördüğün gibi sürekli rekor gelişiyor süre düşüyor yani. Eğer bu hesaplamayla birgün sıfır olursa bana haber ver o zaman ben pes ederim ve söylediklerine katılırım. Haa unutmadan 9 saniyenin altına düşünce haber ver bir göz atayım.


Bazıları olan şeyleri görür ve 'Niçin' diye sorar. Bense hiç olmamış şeyleri düşünür ve 'Neden olmasın' diye sorarım." Bernard SHAW


yazılma tarihi: 27.08.2001

düzenleme-geliştirme-bugüne uyarlama: 16.08.2008

OTOBÜSTE YAŞLILARA YER VERMEK

Gönderen Harun 8 Ağu 2008

otobüs ve yaşlı kadın

Daha ilköğretim yıllarında sınıf öğretmenim tarafından, yapılması gereken davranışlar arasında öğretilmiştir; Otobüste yaşlı insanlara yer verilmesi.
Artık bende bir öğretmenim. Lise öğretmeni olduğum için bu tip davranışları sınıf öğretmeni gibi öğrencilerime anlatmaktan kaçınıyorum. Bu tip öğütlerde bulunmak bana biraz ayıp geliyor. Daha genel konularda, geleceğe dair konularda öğüt veya tavsiyelerde bulunmayı yeğliyorum. Bir lise öğrencisini çocuk yerine koymayı sevmiyorum. Fakat bu konu artık sanıldığı kadar basit olmadığı için düşüncelerimi yazmak istedim.

Hak ve Özgürlük Açısından

Bir belediye otobüsünde hiçbir kimse başkasına yer vermek zorunda bırakılamaz ve bu konuda baskı yapılma hakkı yoktur. Bu açıdan kendisine yer verilmediği için otobüste,metroda, tramvayda yüksek sesle yer vermeyen gençler hakkında yorum yapan, koltukta oturan genç üzerinde çeşitli toplumsal baskılar oluşturan, oflayan puflayan, elindeki poşet veya bedeniyle oturmakta olan genci dürtükleyen, iten yaşlı insanları ve bu insanlara destek veren tüm kişileri kınıyorum. Eğer gençlerin bu yer vermeyişinden rahatsız iseniz bu rahatsızlığınızı otobüsten inince kendi aranızda konuşarak değerlendirmenizi, söz konusu gençlerin birgün yaşlanınca sizin durumunuza düşeceği fikrinizi içinizden düşünmenizi tavsiye ediyorum. Otobüste yolculuk eden genç kendisi hakkında sizin yaptığınız eleştirileri duymak zorunda değildir ve hiçbir şekilde buna hakkınız yoktur.

Hiçbir kimse otobüsten inerken yerini yaşlı veya herhangi birine verme hakkına sahip değildir. Çünkü oturduğunuz koltuk sizin tapulu malınız değil. ''Ben iniyorum artık yerime şu kişi otursun'' deme lüksünüz yok.

İnsani ve Ahlaki Açıdan

Ayakta duran yaşlı insan ve oturmakta olan genç arasında hangisinin oturmaya daha çok ihtiyacı var bunu bilmenin imkanı yok. Bugün İstanbul'da hergün 4 saat otobüs yolculuğu yapan birçok üniversite öğrencisi var. Tuzla'dan Pendik'ten Kartal'dan Topkapı'ya Mecidiyeköy'e Edirnekapı'ya çalışmaya gelen genç insanlar var. Yenibosna'dan Avcılar'dan hergün insanlar Eminönü'ne ve Fatih'e işine geliyor. Bu insanların yaşlılara yer ver(e)memesi son derece normaldir. Üstelik bu insanlar hergün bu yolculuğu yapmaktadır. Eğer hergün birilerine yer verirse ne olur siz tahmin edin. Söz konusu yaşlılar belki markete, pazara, hatta kadın oturmasına gitme eylemini eğer bu gencin işten yada okuldan çıkma zamanına getirmişse getiriyorsa bu gencin suçu ne şimdi.

Fakat eğer genç iseniz ve yorgun değilseniz ve gerçekten oturmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorsanız, yaşlı bir amca veya teyzeye de yer vermelisiniz diye düşünüyorum. İnsanlık ölmedi daha değil mi?

Sen ne yapıyorsun peki diye soracak olursanız; Hamile bayanlara istisnasız ne durumda olursa olsun yer veriyorum. Yaşlı insanlara ise şöyle bir bakıp tercihte bulunuyorum. Eğer yer vermem konusunda rahatsız edici talepkar ve pek öyle ihtiyacı var gibi gözükmüyorsa asla yer vermiyorum. Ama kendi halinde gerçekten sallanan, kalabalık otobüste ayakta durmakta zorlanan yaşlı kimselere olabildiğince yer veriyorum.

Genç öğrencilerime şunu yapın bunu yapmayın diye binlerce şey söylüyorum. Şöylesiniz, böylesiniz diye binlerce eleştiride bulunuyorum. Fırçalıyorum, azarlıyorum. Herkes gençlik nereye gidiyor diye sorup duruyor. Evet gençlerin belki çok hatası oluyor, belki eskiye nazaran ahlaki ve insancıl tarafları zayıflamışta olabilir. Ama burada şunu da söylemeden geçemiyeceğim; Acaba gençlere bu eleştirilerde bulunan yaşlılar, olgun insanlar çok mu düzgünler.

otobüs ve ihtiyar kadın

Gençken de ihtiyarlayınca da iyi niyetli, temiz kalpli, anlayışlı ve saygılı olmanız, olmamız, olmam dileğiyle yazımı bitirirken, bir ekşi sözlük yazarının şuradaki anekdotunu okumazı tavsiye ediyorum. Saygılar...

kitap okuyan gençBenim tanıdıklarım arasından, üniversite eğitimi alan her birey, üniversitede istediği ortamı bulamadığını söylemiştir.

Üniversiteyi kazanan öğrencinin karşılaştığı ilk tuhaf durum; kazandığı bölümde gördüğü derslerin hayalindekinden çok farklı olduğudur.
Lise öğrencisinin üniversite tercihinde tercih ettiği bölümü, bu bölümden mezun insanların yaptığı meslekle özdeştirmesi son derece normal ve aynı zamanda büyük bir talihsizliktir. Elektrik Mühendisliği bölümünün kablolar ve devrelerle hiç alakası olmadığını hangi lise öğrencisi tahmin edebilir ki?
Matematik Bölümünde anlatılan derslerin taş çatlasa %15'i lise konularıyla alakalıdır.
Benzeri yüzlerce örnek verilebilir. Yanlış anlaşılmasın, benim derdim yükseköğrenimi eleştirmek, söz konusu ders içeriklerinin yanlış olduğunu söylemek falan değil. Yükseköğrenim ve tercih edeceği bölüm hakkında hiçbirşey bil(e)meyen lise öğrencisinin durumu benim anlatmak istediğim. Lisans düzeyinde anlatılan dersler bir lise öğrencisinin umduğundan çok farklıdır ve bu yüzden üniversite öğrencileri bölümlerinden şikayet eder dururlar. Bence bir lise öğrencisi meslek seçimi yaparken o mesleği icra eden bir kişiyle konuşmalı ve mutlaka üniversite eğitiminin içeriği hakkında o kişiden bilgi almalıdır. Söz konusu meslek cazip gelse de kimse 4-5 senelik üniversite yaşamını mutsuz geçirmek istemez diye düşünüyorum.


üniversite öğrencisiSanırım üniversite öğrencisinin en çok şikayet ettiği bir durumda sosyal çevredir. İstanbul, Ankara vs. gibi büyük kentlerin dışındaki birçok üniversite öğrencisi, bulunduğu şehirden rahatsızdır. Kimisi şehirin çok küçük olduğundan, kimisi o kentin insanlarından, esnafından kimisi de doğal güzelliklerinin yoksunluğundan şikayetçidir. Birçok öğrenci de eğlence ve kültürel faaliyetlerin azlığından şikayet eder. Ben bu durumu dikkate alarak öğrencilerime sürekli büyük şehirleri tercih etmelerini tavsiye ederim. Zaten benim öğrencilerim İstanbul'lu olduğu için yüksek bir ihtimal Anadolu'daki küçük bir kent onlara yetmeyecektir. Sanırım söylememe gerek yok ama ben yinede diyeyim; büyük kentlerde istediği bölümü kazanamayan bir öğrencinin yapacağı şey mecburen küçük kente gitmektir. Sonuçta ölüm değil. Ama büyük şehirde üniversite okumak son derece önemlidir. Şehir insana çok şey katar.

Sosyal ilişki açısından birçok öğrenci de kampus yaşamı konusunda hayal kırıklığına uğrar. Aklındaki üniversite arkadaşlıklarını, ilişkileri, faaliyet ve etkinlikleri bir türlü yaşayamaz ve mutsuz olur. Bu duruma düşmemek için ne yapılabilir diye düşündüğümde ekstradan aklıma gelen şey lise öğrencisinin tercih edeceği bölümün kampusu hakkında bilgi sahibi olmasıdır. Bir lise öğrencisi bunu çok fazla araştıramaz ve zaten nelere dikkat etmesi gerekir bunuda pek bilmez. Benim tavsiyem birçok fakültenin birlikte olduğu bir kampusu tercih edin. Üniversitenin kalabalık olanı iyi olur. Eğer imkanınız varsa coğrafi konumuna da bir bakın. Marmara Üniversitesi'ni tercih eden bir öğrenci belki Göztepe'de belki Bahçelievler'de belki Anadolu Hisarı'nda belkide Nişantaşın'da okuyacaktır.

genç kızSanırım üniversite öğrencisinin anlattığım ve daha birçok hayal kırıklığının sebebi bir çok öğrencinin üniversite yaşamında oldukça fazla şey bekliyor olması. Aslında bu da son derece normal. Üniversiteyi kazanabilmek için bir öğrenci yaşamındaki birçok zevkten, faaliyetten, isteklerinden vazgeçiyor. Bunların hepsini üniversite yıllarına erteliyor. Ve büyük bir beklentiyle başlanılan her iş gibi hayal kırıklığı yaşanıyor. Malum Türkiye'de ortaöğretim bir öğrenciye çok fazla şey veremiyor. Bu yüzden sosyal ve kültürel yönden kendini geliştirememiş gençlerimiz üniversiteye erteliyor herşeyi. Aslında burada biz öğretmenlerinde hatası var. Öğrencilerimiz üniversite okusun diye onları motive etme adına üniversite için birçok vaatte bulunuyoruz.

-Kızım üniversiteyi kazan sonra istediğin kadar gezer tozarsın.
-Ya oğlum boşver sen bu kız meselelerini, bak sınavı kazanamayacaksın. Üniversiteyi bir kazan ondan sonra istediğin kadar kız arkadaşın olur. Sana kız mı yok?
...................................................
....................
..........
Sonrada çocuk üniversitede kendisine bir kız ayarlamayınca mutsuz oluyor işte:))))
.....................
.............
....
Tüm bunlara rağmen çok ilginçtir benim tanıdığım herkes tüm şikayetlerine rağmen yaşamının en güzel yıllarının üniversite yılları olduğunu söyler. Nostaljik yanılgı mıdır? Gerçek midir? bilmiyorum.